sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

YASAKLAR!

  “Yasak” olgusu, tarihsel bağlamda,  insanoğlunun var oluşundan da gerilere uzanan bir kavram. Homo Sapiens’in atası olan büyük maymunlar, soylarını hayatta tutacak yasaklara uyum sağlamasalardı yeryüzündeki canlı türlerinin oluşumu, gelişimi farklı olurdu. Bu bağlamda bahsedilen “yasak” türlerin devamı için hayatta kalmayı sağlayandır. Ancak bir de güçlünün güçsüze, iktidardakinin yönetilenlere koyduğu yasaklar var ki yazının konusu bu gruba dair.
Nezih-Er Yayınları, yayımladığı “Yasaklar” kitabıyla, önemli bir boşluğu doldurarak, kimi zaman yaşamımızı kolaylaştıran kimi zaman da zora sokan kavramı, toplam yirmi dokuz yazarın kalemiyle mercek altına almış.



Ayıp, kural, yasa, tabu, sansür, haram, kanun gibi kelimeler yasak kelimesinin derecelenmiş hali.
Bir kısım insanlar yasaklar koyarken, karşı olan kesim de bunları delmenin ya da iptal etmenin yollarını aramakta.
Bireylerin ya da toplulukların haklarını, canlarını, mallarını korumak amacıyla konulması gereken pek çok yasağın varlığı son derece akılcı ve olması gereken. Ancak yasak kavramının amacı, idealleri ve hedef kitlesi değişir de yasaklar yasağı koyanı ya da koyanları korumaya başlarsa işte o zaman sorunlar da başlıyor.
Tarihe şöyle bir bakacak olursak, yasağın öznesi olarak pek çok bilim insanı öldürülmüş ya da özgürlüğünden olmuş (Galilei, Lavoisier, Bruno, Socrates…). Bir kısmının da sanatsal, düşünsel üretimleri yasaklanmış (Nefi, Pir Sultan Abdal, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, Sabahattin Ali, Namık Kemal, Melih Cevdet Anday, Nazım Hikmet…) Ne yazık ki günümüzde de yasaklılar listesi uzayıp gider.
Yasaklama eylemi, çoğu kez, yaratıcılığı ve üretkenliği olmayan bir eylem. Amaç bireyi/bireyleri kontrol altında tutmak ya da engellemek. Eğer bu engelleme/kontrol altında tutma, yaşamda mantıklı karşılığını bulmuşsa söz konusu yasak amacına ulaşmış, muhtemelen kural ya da yasa niteliğini kazanmış demektir. Ancak aksi durumda, anayasal bir hakkın gaspından ya da sansürden bahsediyor olabiliriz.
Ülkemizde konuşmak ve yazmak anayasa ile güvence altına alınmıştır. Yirmi altıncı maddede  “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir” yasa böyle dese de hemen her iktidar döneminde, uygulama sorunları yaşanmakta. Neyse ki konuşmanın bir önceki aşaması olan düşünmeye henüz yasak gelmedi. Yani anayasal hak olan “Düşünce ve kanaat hürriyeti” halen hepimiz için geçerli.
Düşünmek serbest. Ancak yeryüzünde, “düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti “ ni kullanmak her zaman kolay olmamış çünkü gücü elinde bulunduranlar için neyin kamuya duyurulacağı önemlidir. İşte bu noktada günah ve oto-sansür kavramlarına bakmakta yarar var. Her iki kavramın hareket noktaları birbirinden farklı olsa da bireyin zihnindeki düşünceye gem vurma yönünden benzeşirler. Günah, özü itibariyle bireyi dikteyle ele geçirirken oto-sansür bireyi kendi özgür iradesiyle ele geçirir. Sonuç itibariyle ikisinin de hedefi, düşünceyi henüz zihindeyken bastırmaktır ancak hedefleri aynı olsa da zihindeki oluşum süreçleri ve sonrasında yaşananlar farklıdır. Oto-sansürü uygulayan kişi, engelleme sonrası bunalıma düşebilir ve kendini rahatlatacak çıkış noktalarını bulmakta zorlanabilir. Kendisine şu ya da bu şekilde bir mazeret bulsa da rahatlayabilmesi az ihtimal. Oto-sansür bireyin öznel tavrı olabileceği gibi korku toplumu içinde yaşıyor olmakla da çok yakından ilgilidir. Korku unsurunun, yaşamın her alanında etkin tutulduğu dönemlerde oto-sansür de çoğalır. Böylece bireye ‘sen kendi yasaklarını koy yoksa biz gerekeni yaparız’ mesajı verilir.

Günah korkusunda ise durum farklıdır. Bazı dini uygulamalar (günah çıkarma gibi) ve din adamları aracılığıyla bireyin zihnini beklenmedik şekilde özgürleştirebilir. Örneğin, tüm dinlerde ve gelişmiş tüm toplumlarda rüşvet almak yasaktır ve bu yasak günahla desteklenir. Ancak birkaç sene önce rüşvetle kendine kazanç elde etmek isteyen futbolcunun bir din adamıyla kurduğu iletişim sanırım pek çok kişinin halen hafızasındadır. Oyuncunun şike için kendisine önerilen rüşveti almadan önce, “Bu parayı kabul etmemin dinen bir zararı var mı” diye din hocasına sorduğu, ondan da sakınca olmadığı yönünde yanıt aldığı açığa çıktığında olay gündemi epeyce meşgul etmişti. Bu ve benzeri durumlar münferit olup elbette ki din ahlakına dair genel durumu işaret etmemekte ancak bireylerin yasaklardan kaçış noktaları aramaları bağlamında etkili bir örnek olduğu söylenebilir.
Yasağı “yasak” yapan, onu tamamlayan elbette ki ceza ve korkudur. Aksi durumda yasaktan söz edilemez. Demokrasinin tam yerleşemediği toplumlarda, korku ne kadar çoğaltılırsa yönetmek o kadar kolaylaşır. Böyle toplumlarda insanlar işsizlikten, açlıktan, ölümden, öldürülmekten, evsizlikten, eşinden, babasından, satın alamamaktan ve daha pek çok şeyden korkar. Bu kadar korkuyla beş edemeyince her şeye razı gelir. İyi eğitimden, mutluluktan, insan onuruna uygun yaşamaktan v.b vazgeçer ve sahip olduklarını kaybetme korkusuyla şükür etmeye başlar. Tanrı’ya duyulan minneti, dile getirme ya da mutlu bir olaydan, yapılan bir iyilikten dolayı duyulan hoşnutluğu bildirme eylemi olan “şükür” de korku toplumlarına özgü biçimde bozulmaya uğrayarak bir anlamda korkunun kılık değiştirmiş hali olur.
            Dilimize pelesenk olmuş, tenimize sinmiş yasak kavramı üzerine konuşulacak çok şey var. Yasak olan şeyler zevk verir mi? Yasaklar çiğnenmek için midir? Her türlü yasak yasaklanmalı mı?  Yasaklar ne zaman sorun olmaya başlar? Korkularımızla nasıl başa çıkabiliriz? Nereye kadar özgürlük? Kitabı okuyunca eminim sizlerin de zihninde sorular oluşacak. Gültekin Emre’nin derlediği kitapta Adnan Özyalçıner, Ataol Behramoğlu, Sennur Sezer, İsmail Mert Başat, Eray Canberk, Hidayet Karakuş, Hüseyin Yurttaş, Zeynep Avcı, Sina Akyol, Zeynep Aliye, Tarık Günersel, Tuğrul Tanyol, Cüneyt Ayral, Nurhayat Bezgin, Adil İzci, Hayri K. Yetik, Buket Uzuner, Haydar Ergülen, Tamer Öncül, Betül Tarıman, Küçük İskender, Müge İplikçi, Gürgenç Korkmazel, Bâki Ayhan T. ve Gonca Özmen yazılarıyla yasaklar konusunu ele alıyor, akla gelebilecek pek çok soruya ışık tutuyor ve okura yeni sorular soruyor.


KÖR BAYKUŞ

Gölgesi İçin Yazan Adam


Farsça yazılmış ilk roman (Bûf-e Kûr) Kör Baykuş’un satışı İran’da yasaklanmış ancak yasaklama, devletten değil yazarından gelmiş. Sadık Hidayet, eserinin başına gelecekleri tahmin ederek kitabın üstüne “İran’da satışı yasaktır,” cümlesini yazmış. El yazması elli kitap, kapağında yazarın kendi çizdiği resimle ilk önce Hindistan’da okurla buluşmuş.



İntihar, ölüm düşüncelerinin sıklıkla tekrarlandığı, dünyanın “aşağılık” olarak nitelendiği eser son derece zor kurguya sahip olup insan ruhunda derin yaralar açacak türde cinsel arzular ve eylemlerle harmanlanmış. Afyon etkisi altındaki anlatıcının karmaşık ruh hali, zaman zaman okuma eylemini durdurarak geri okumaları zorunlu kılıyor.
Başta İran kültürü olmak üzere, yazarın atıfta bulunduğu kültürleri bilmek, okuma sürecinde id-ego-super ego gibi kavramlarla metne psikanalitik açıdan yaklaşmak, kimi göstergeleri, insanlığın kolektif bilinçaltının parçası olan arketipler üzerinden okumak, kitabı daha iyi anlamak ve alt metinlerini yakalamak için seçilecek okuma biçimleri denebilir. Bu karanlık eseri inceleyen iki de kitap yazılmış. Merak edenler Rıza Beraheni, Haşim Hüsrevşahi ve Saba Kırer’in inceleme yazılarından oluşan “Yazarın Gölgesi” ve Oğuz Demiralp’in “Kör Okur” kitaplarını okuyabilir.  Tabi bunlara Sadık Hidayet’in yaşam öyküsü de eklenmeli ki okuma düzlemi tamamlansın.
Beynimizin, atalarımızdan kalma kodları diye tanımlayabileceğimiz ‘Kollektif Bilinçaltı’nı işaret eden arketiplerin sayısı çok fazla. Bunlardan anima, animus ve gölge arketiplerinin eserin temelini oluşturduğu söylenebilir. Yazarın, “Fakat ben gölgem için yazıyorum, gaz lambasının duvara yansıttığı gölgem için. Kendimi ona tanıtmalıyım,” (s-16) diyerek öne çıkardığı gölge arketipi, insanlığın ilk döneminden kalan hayvansal içgüdülerimizi ve öfkelerimizi ifade eder. Günah yüklü yanımız olup ürkütücüdür ve toplumun onaylamadığı her türlü eylemi, karanlık, kötü düşünceleri içerir. Jung’a göre kendini tanımak için iç yolculuğuna çıkan kişi, gölgesi ile karşı karşıya gelmek durumundadır. Ancak böylece, bastırdığı gizli kalmış yanlarını öğrenebilir.
“Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar," (s-15) cümlesiyle başlayan anlatıcı afyon bağımlısıdır, toplum içindeki ayrıksılığının farkındadır, tarifi imkânsız iç sıkıntıları vardır, “Kimseye anlatılmaz bu dertler, çünkü herkes bunlara nadir ve acayip şeyler gözüyle bakarlar,” (s-15). Ona göre derdinin devası yoktur. Zehir diye nitelediği acılara ancak afyonun sahte uykusuyla dayanabilmektedir. “Acaba bir gün bu metafizik olguların, ruhtaki bu kendinden geçme halinde ve uykuyla uyanıklık arasında beliren gölgeler yansımasının sırrı anlaşılacak mı? …başkalarıyla benim aramda korkunç bir uçurum var… ve şimdi yazmaya karar vermişsem, bunun nedeni kendimi gölgeme tanıtmak isteğimdir, (s-15) der.

İkizlik, akrabalar arası cinsel ilişkiler/anneye duyulan cinsel istek (ensest) ve ardından gelen yıkıcı/yakıcı suçluluk duygusu, meşru olmayan yollardan dünyaya gelme, ölü seviciliği (nekrofili), kadına duyulan nefret, küçük yaştaki erkek çocuğuna duyulan cinsel istek (pedofili) eserde öne çıkan kavramlar ve ruh halleri. Konular döngüsel anlatım içinde, zamandan, mekândan bağımsız, sanrılar hezeyanlar, düşler eşliğinde verilir. Dil ve anlatım özellikleri bakımından üst seviyeyi yakalamış olan eserde yazar, hiçbir şey için okura netlik sunmaz. Karşımızda gerçek anlamda yaratıcı yazar vardır ve metni anlamlandırmak için okur da yaratıcı olmak zorundadır. Elbette her edebi metin az ya da çok okurun katılımını zorunlu kılar ancak Kör Baykuş, sözcüklerin gözle takip edilmesinin çok ötesinde olup farklı okuma biçimlerine yönelmeyi kaçınılmaz kılar.
Eserde pek çok karakter var fakat bunların kimi özellikleri birinden diğerine geçirilerek sanrılara, hayallere yaslanan bir anlatım yakalanmış. Örneğin anlatıcının kalemdânın üstüne resmettiği genç kız, mutfak penceresinden gördüğü kız, karısı, karısının küçük kardeşi, yatağında ölen kadın, hepsi de sol elinin işaret parmağını emer. Sarı abayı hem kendi giyer hem kahpe diye bahsettiği karısının babası yani kendi amcası giyer. Baba ve amca figürleri ikizdir, biri ölmüştür ancak hayatta kalanın kim olduğu belli değildir ve onlardan biri anlatıcının babasıdır. Kitap boyunca duyduğumuz “insanın tüylerini diken diken eden kahkaha” da yine kişiden kişiye aktarılan gezici başka özelliktir. Dere kenarındaki yaşlı adam, cenaze arabasının sürücüsü ve anlatıcı da aynı berbat kahkahayla güler. Yazar, nesne ya da bazı özellikleri kişiden kişiye aktararak, karakterleri büyük ustalıkla sarmal hale getirir. Afyon bağımlısı adamın zihnindeki labirentler, birbirine evrilen karakterler okumayı oldukça zora sakarken diğer yandan okuru, anlatıcının zihin yapısını kavramaya zorlar.
Eserde kadın, genellikle şehvet doludur, edilgendir, konuşmaz, zehirlenerek ya da bıçaklanarak öldürülür. Bazen bedeni parçalara bölünüp ceset olarak bir bavula konur. Bazen de öldükten sonra bile erkeğin arzularını yerine getirmek için son kez gözlerini açar, kendini öldüren kişiye bakar. Böylece adam, onun gözlerindeki manayı zihnine kopyalar ve yapmakta olduğu resmi tamamlar. Bu sahneye dayanarak, kadının, ölümünden sonra bile itaatle kuşatılmış olduğunu söylemek mümkün. Kadınların edilgenliği yazarın “Perde Arkasındaki Bebek”[1] adlı öyküsünde de görülür. Metinde, kahramanın karşı cinse uzaklığı, platonik duyguları, cansız manken üzerinden anlatılır. Mehrdad, vitrinde gördüğü kadın mankeni, üstündeki kıyafetiyle satın alır ve “biri kocaman tabuta benzeyen üç bavulla” Tahran’a gider. Onu, cansızlığı nedeniyle sevmiştir ve sevdiği kadın çoktan tabutun içinde yerini almıştır (sonsuz edilgenlik).
Kör Baykuş’ta anlatıcının tanrıya ve dine dair düşünceleri oldukça ilginçtir. “Tanrı gerçekten var mı, yoksa kutsal imtiyazlarının korunmasını gözeten bu yeryüzü güçlüleri tarafından, vatandaşlarını daha da rahat sömürebilmek için, kendi tasarılarına göre mi yaratılmıştır… Ölümün karşısında mezhebin, imanın, itikadın ne kadar gevşek ve çocukça olduğunu hissediyordum… Bana öğrettikleri dualar, ölüm korkusu karşısında etkisizdiler,” (s-58).
Eser ağırlıklı olarak anlatıcının “kahpe” olarak tanımladığı karısının etrafında döner. Adam, hayatı boyunca onunla bir kez birlikte olmuştur. Ardından zorunlu olarak evlenirler ama sonrasında kadın onunla cinselliğe yanaşmaz fakat başkalarıyla birlikte olmaktan da geri durmaz. Oysa kocası ona sahip olmak arzusuyla kıvranır. “Fakat bilmek isterdim, kendisi için öldüğümü bilmiyor muydu?” (s-69). Kösnül duygulara öylesine kapılır ki karısına çok benzeyen, onun yaşı küçük erkek kardeşini kucağına alır, sıkıca sarılır… “Karımınkine benzeyen bu küçük ağzı öptüm.”
Kitaba gölgesiyle başlayan yazar bitirirken de yine gölgesine döner. Sanki ihtiyar hurdacı, kasap, dadım ve o kahpe karım, benim gölgelerimdiler, ben bu gölgelerin içine hapsedilmiştim. Bir baykuşa benziyordum ama iniltilerim boğazımda takılıp kalıyordu ve ben pıhtılaşmış kan olarak tükürüyordum onları... Duvardaki gölgem tıpkı bir baykuş gölgesiydi ve iki büklüm eğilmiş, yazdıklarımı dikkatle okuyordu,” (s-76). Kendisini tanımak ve gölgesine de tanıtmak için yazmaya koyulan anlatıcı, düşman gördüğü kişilerin hepsini gölgesinde barındırmaktadır. Duvardan eğilerek yazdıklarını okuyan gölgesi (yani kendisi) ise bilgelik sembolü olan baykuşa benzemektedir. Bu durumda, kendini tanıma diğer değişle tekâmül isteğinin gerçekleştiğini, karanlık yönleriyle, hayvansal içgüdüleriyle ve günahlarıyla yüzleştiğini düşünebiliriz. Varılacak sonuçlardan biri böyle olabileceği gibi elbette Kör Baykuş’un, farklı okumalarla, her okurun zihninde değişik renklere bürünebilecek derinliğe sahip olduğu unutulmamalı.
Kurmaca metinlerde yazar, metnin dışındaki dünyaya aitken anlatıcı metnin bir parçasıdır. Yani yazarla yapıtlarının örtüşmesine az rastlanır. İsteyerek yaşamını sonlandıran yazarın başka eserlerinde de intihar konusunu işlediği bilinmekte. İlk öyküsü Diri Gömülen’de kahraman, “Bir hafta oluyor, kendimi ölüme hazırlıyorum. Yazdıklarımın hepsini yok ettim. Kirli çamaşırlarımı attım. Yeni iç çamaşırlarımı giydim. Beni bulduklarında şık olmalıyım,”[2] der. Sadık Hidayet de 9 Nisan 1951’de Paris’teki dairesinde havagazı musluklarını açmadan önce yayımlanmamış yazılarını yırtıp atmış, tıraş olmuş, şık giyinmiş ve ilk öyküsündeki intihara benzer biçimde yaşamına son vermiştir.
Modern İran Edebiyatı’nın öncüsü Sadık Hidayet’in, yaşamdan koparak gözlerini dış dünyaya kapamış ve içine dönerek ‘ben’i alabildiğine gözetleyen Kör Baykuş’u her yönüyle okunmaya değer bir kitap. İnanıyorum ki bu eseri çözümleyenler yazarın başka ürünlerine yönelecektir.

Sadık Hidayet
Kör Baykuş
Yapı Kredi Yayınları 23. baskı
88 Sayfa



[1] Yazarın Gölgesi, “Sadık Hidayet: Ölüm, Kadın ve Kör Baykuş’un Yeniden Yazılışı”, Rıza Beraheni- Haşim Hüsrevşahi- Saba Kırer, İnceleme, Kavis Kitap / (Perde Arkasındaki Bebek, s-13)

[2]  (Her Sanat Eseri Gerçekleşmemiş bir Suçtur, Saba Kırer, s-140)

PSİKOLOJİK BİR ROMAN EŞİKTEKİLER

İnsanın duygu ve düşüncelerinin felsefi açılımını konu edinen edebiyat ve zaman içinde yaşadığı olayların kaydını tutan tarih disiplinleri arasındaki süregelen ilişki her zaman canlı olmuştur ve biri diğerini tamamlar niteliktedir.
Tarihi roman ya da tarihsel roman diye tanımladığımız eserler, geçmişte yaşanmış gerçekliklerden yola çıkarak gerçek kişiler, olaylar üzerinden yazılabileceği gibi kurmaca karakterler ve olaylar üzerinden eskinin atmosferi fon yapılarak da yazılmış olabilir. İkisi arasındaki en önemli fark ise hikâye, gerçeğe ne kadar yaklaşıyorsa yer, zaman, olay akışı ve kişiler bağlamında yazarın sorumluluğu da o denli artar.

Bir diğer roman çeşidi ise kahramanlarının ruh çözümlemelerini yapan psikolojik romanlardır. Bunlar karakterin iç bunalımlarını, hesaplaşmalarını, içten gelen dürtü ve güdülerinin tüm detaylarını ele alırlar.
Bu açıklamalar eşliğinde, bir Ege kasabasındaki yaşamları konu alan Eşiktekiler, kurmaca karakterlerle aşk, nefret, öfke, umut, umutsuzluk, kaçma, terk etme, vicdan gibi duyguları, kaygıları, durumları, bin dokuz yüz ellili yılların Türkiye’sini arka plan yaparak okura aktaran psikolojik bir romandır denebilir. Yazar, ana karakterlerin yaşamlarını tüm detaylarıyla ele alırken yan karakterlerin de yaşamlarına ait bir ya da daha fazla kesiti okurla paylaşır ve onların da ruhsal detaylarını verir. İstanbul’dan kaçarcasına hiç bilmediği bir kasabaya yerleşen başkarakter Nusret, buraya adeta kapanmış, çevresinde dönüp duran onca insana karşın yalnızlığını sürdürmüş, bu yönüyle mekânla adeta özdeşleşmiştir. Anlatılan kasaba kendi içine dönüktür, şehirle iletişimi fazla yoktur. Taşra diye anılan pek çok yerleşim alanı gibi burası da seçimden seçime anımsanır.  Böyle bir yerin mekân olarak seçilmesi ve adının verilmeyişi bu bakımdan anlamlıdır.
Her sanat dalının üretimine araç olan algılar, nesneler vardır. Müzisyenler için nota, ressamlar için renk/ışık/fırça gibi. Edebiyatın ve uzantısı olarak yazarın aracı ise dildir ve dili kötü bir metnin okunması mümkün olmadığı gibi ve okunmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Gönül Çatalcalı, dilin inceliklerini, noktalama işaretlerini, cümle kuruluşlarını, kemanını akort eden bir virtüöz kadar önemsiyor. Dil ve zamana dayalı anlatım özellikleri nedeniyle, eserde bugünün varlığı hissedilmemekte olup  “anlatma zamanı” ile “öykü yani vak’a zamanı” aynıdır ve döneme ilişkin günlük konuşmalar kusursuz bir şekilde kaleme alınmıştır
Mekân anlatımı ise dağlar, çiftlikler, evler, iç mekânlar gibi somuttur. Adı verilmeyen kasabaya ilişkin betimlemelerin canlılığı, döneme uygunluğu dikkat çekicidir, okuru görsel zenginliğe çeker. O zamanlar, tıpkı bugün gibi büyük siyasi bölünmelerin olduğu yıllardır. DP’li ya da CHP’li olmak insanlar hakkında büyük ipuçları demektir ve bu da zaman zaman düşmanlıklara varan ilişkilere yol açmaktadır.

            Yaşadığı büyük kırgınlık ve öfke sonucunda, özel doktorun olmadığı kasabaya gelen Nusret’in soluklanmak ve kiralık ev aramak için girdiği bir kahvede ilgi odağı olmasıyla romanda olaylar zincirinin ve insana dair hemen her duygunun anlatımı başlar.
            “ ‘Oooo, demek doktorsun beyim. Buralara hiç doktor gelmediydi şimdiye kadar. Adını bağışlasan…’
            ‘Nusret…’
            İki heceden oluşan oturaklı isim ‘tak’ diye düştü masaya, oradan kahvecinin diline geçerken başına unvanı eklendi, daha da ağırlaştı.
            ‘Doktor Nusret Bey ha! Doktor Nusret Bey. İki otelimiz var ama uzun vakit otel köşelerinde olur mu hiç, sana hemen bir ev buluruz evelallah.’
            Üst üste vurgulanarak ve yüksek sesle söylenen ‘doktor’ sözcüğü, Çınaraltı’nda dalgalanmaya neden oldu. Bir köşede tavla oynayan Çoban Haydar ve Ambarcıların Kâmil şak diye kestiler başka zaman dünya yansa ara vermedikleri oyunu, tavlayı gürültüyle kapattılar.”
            Başta Doktor Nusret, karısı Sara olmak üzere her karakter kendi içinde hesaplaşmalar yaşar ve onların iç dünyaları tanrısal anlatıcı tarafından okura aktarılır. Tanrısal anlatıcıdan başka, iç konuşmalara da yer veren yazar ek olarak Nusret’in duygu ve düşüncelerini de ben diliyle onun kaleminden aktararak anlatım zenginliği yaratır. 
Ana çatışmanın paralelinde, pek çok detay çatışma ile zenginleştirilmiş, romanda kullanılan birbirinden bağımsız ya da biri diğerine eklenmiş düğümler alttaki başlıklarla özetlenebilir.
·         Yerleşik bir düzenden kopup hiç bilinmeyen bir kasabaya yerleşme
·         Siyasal tercihler ya da farklı deyişle yaşam felsefesi zıtlıkları
·         Baba-oğul çatışması
·         Büyük şehir-kasaba çatışması
·         Bireyin kendisiyle çatışması
·         Karşılıksız aşk
Bunlar ve benzerleri, merak ögeleri eklenerek başarıyla ele alınmış, yer yer cinsellik ön plana çıkartılmış, gerçek aşk, platonik aşk, tecavüz, ensest, gayri meşru ilişkiler… gibi konularla cinsellik her yönüyle geniş bir yelpazede ele alınmış.
Romanın başkahramanı Nusret’in babası Muhsin Bey, eşiyle, çocuklarıyla olumlu, sevgi dolu ilişki kuramayan hırslı bir tüccardır.  Nusret’in yakın arkadaşı Yosef’in ailesi, varlık vergisi nedeniyle ekonomik yetmezlik içindeyken Muhsin Bey, zayıf durumlarından faydalanarak onlara ait ticarethaneyi ucuza satın alır. Bu olay, erdem duygusu yüksek, mükemmeliyetçi yapıya sahip Nusret’in babasına ilişkin yaşadığı ilk kırılmadır. İkincisi ise çok daha sarsıcıdır. Nusret tesadüfen babasının bir başka ailesi daha olduğunu öğrenir ve bu tanıklığın ardından İstanbul’u terk eden oğul için baba artık sadece “Muhsin Bey”dir . Böylece oğulun, babadan kopuşunun derinliği pekiştirilmiş olur.
Çekişmeli bir seçim döneminin anlatıldığı eserde, günümüzde olduğu gibi basın, o gün de kontrol edilmek istenen alan olarak karşımıza çıkıyor. İktidara karşı olan gazetelerin dağıtımı, yurt dışından yapılan rejim karşıtı radyo yayınları vs. engelleniyor. Hemen her seçim döneminde tanık olduğumuz hileler, hak ihlalleri konusunda elbette yalnız değiliz. Pek çok ülkenin geçmişinde ve bugününde bu tür yasa dışı durumlara rastlamak olası. Konumuz edebiyat olduğuna göre Edgar Allan Poe’nun bir seçim döneminde başına gelen olayı tam da bu noktada aktarmak uygun olacak sanırım.
Poe, edebiyat dünyasında saygı kazandıktan sonra New York’a gitmek üzere yola çıkar, Baltimore’da aktarma yapmak için trenden iner. Devamını Elliot Engel’in “Oscar Nasıl Wilde Oldu?” adlı kitabından okuyalım,
“Baltimore’a vardığında belediye başkanlığı seçimleri vardı. O günlerde seçimi kazanmak isteyen adaylar sahte adla birden fazla oy verebilecek kişileri bulup farklı oy sandıklarında oy kullandırırdı. Baltimore’da hiç kimse bir oy için bu riske girmezdi çünkü birden fazla oy veren kişi yakalanırsa bu suç ona federal hapishanede on yıla mal olurdu. Bu yüzden adaylar adamlarını tren istasyonlarına yollar, bu adamlar da kolayca aldatabilecekleri bir ahmağın trenden inmesini beklerlerdi.
            Trenden inen Poe oldu…
Siyaset şakşakçıları onu istasyon barına götürüp Baltimore limonatası dedikleri bir içki ısmarladılar. Yüzde beşi limon suyu yüzde doksan beşi alkoldü. Poe bu içkiden yedi kadeh içince zehir bütün vücuduna yayılmıştı. Adamlar hemen hemen hissizleşen Poe’yu oy sandığına yönlendirdi…” 
Seçim hilesine kurban giden Poe ne yazık ki bu olaydan üç gün sonra hastanede gözlerini açar, “Tanrım! Ruhuma merhamet et!” diye haykırır ve yaşamını yitirir.

Eşiktekiler romanının ilgi çeken değinilerinden biri de kapalı toplumların ya da grupların göç olgusuna bakışı. Sayfa 233’de, dağın tepesindeki bir köyün ibadet evinde karşılaştıkları Dedenin, “Çocuklarınızı neden tahsile göndermiyorsunuz?” sorusuna yanıtı şöyledir:
“Okuyanlarımız çıkmıştır, teşvik etmeyiz fakat mani de olmayız… Dışarıdan gelen gönderdiğimiz değildir artık, terazinin bir tarafı ağır çeker. Özümüz bizde saklıdır, bozmak istemeyiz.” diyerek yanıtlar. Dedenin, dışarıdan gelen gönderdiğimiz değildir sözü, türlü değişimler geçirmiş olan Nusret ve Sara’yı işaret eder.
Romanda bireyi öne çıkaran yazar, bireyin ruhsal bütünlüğünü sağlayabilmesi için, büyük parça yerine küçük parçaya, başkalarına yönelmiş dikkat yerine kendi özüne bakmasını önerir ve kurguladığı büyük şehir-kasaba karşıtlığıyla da bu önerisini destekler. Ancak elbette ki köklü değişimler için kilometrelerce yol kat etmek, şehir ya da ülke değiştirmek gerekmiyor.  Bireylerin özlerinde gerçekleştirecekleri devrimler ya da kendilerine yapacakları iç yolculuklar da gelişmelerinin aracı olacaktır.
Eşiktekiler’i okurken, aramızda halen yaşayan, Nusret’in Sara’nın, Nizam’ın, Ekrem Ağa’nın ve diğer karakterlerin iç yolculuklarına tanık olacak ve belki de kendi “öz”ünüzü inceleyecek, sürgünlerinizi keşfedeceksiniz.

Gönül Çatalcalı
Eşiktekiler
Tekin Yayınevi

370 Sayfa

ÇAYIM ÇİÇEK KOKUYOR

Yayla Boztaş’ın ilk kitabı “Çayım Çiçek Kokuyor” Nezih-Er Yayınları tarafından
Nisan 2016’da basıldı ve baskıdan çıkar çıkmaz Tüyap İzmir Kitap Fuarı’nda okuruyla buluştu. Kapak resmi yazara ait olan kapağın tasarımı oğlu Ekin Boztaş’a ait. 

Yirmi yedi öykü içeren, yüz doksan altı sayfalık kitap alışılmış öykü kitabı kalınlığından fazla. Bu durum yazarın epeyce biriktirmiş olduğunu, yazdıklarını okurla buluşturmakta aceleci davranmadığını düşündürüyor insana.
Öykünün ne olduğunun ayırdında olmayan yazarlar, eserlerinde vurucu etki yaratma adına(!), ölümlerin, hastalıkların, ağır travmaların birey üzerindeki yıkımlarına sığınarak öyküyü tariflemeye çalışmakta ve eserlerine de bu bakış açısıyla yön vermekte. Oysa Çayım Çiçek Kokuyor, bunların tam tersine, küçük insanların sorunlarını usul usul, telaşsız ve ince detayları yakalayan bir üslupla okura aktarmakta.
İlk kitap olduğunu düşünecek olursak Yayla Boztaş zor yolu seçerek kalemini yetkinleştirmeyi tercih etmiş, küçük eylemlerden, olaylardan, büyük sonuçlar, anlamlar çıkartmaya çalışmış ve bunu başarmış. Onun öykülerinde acınası hayatlar, beklenmedik olaylar yok. Her şey günlük yaşamın sıradanlığı içinde akıp gider. Kahramanı bir vapurda geziyor olabilir ya da sevgisiz, sohbetsiz kahvaltı masasında, eşiyle değil de kendi iç sesiyle konuşuyor olabilir.
Bir kitaba isim vermek öykücüler için pek de kolay değildir. Genel tercih öykülerden birini ad olarak seçmek olsa da kitabın ruhunu kapsayacak, bağımsız bir isim bulmak da mümkündür. Okur çeşitliliğini düşünecek, olursak beğenilerin aynı öyküde buluşma olasılığı pek de yüksek olmayabilir. Ancak Yayla Boztaş, çok doğru bir kararla, bütünü kapsayacak bir öykünün adını vermiş kitabına. Çayım Çiçek Kokuyor adlı öykü, kitabın en iyisi olma iddiasında olmayıp tüm öyküleri içine alan şemsiye niteliğindedir ve bu özelliğini alttaki satırlarla kazanır yüklenir.


Kitaptaki kadınlar çoğunlukla kendilerini istedikleri gibi ifade edemeyen, özleriyle var olmayı başaramayanlardır. Yukarıdaki paragrafta okuduğumuz gibi ağacı baba dikmiştir. Yazar, baba figürüyle erk’e de gönderme yapar ve onun tarafından onaylanma geleneğini  ve arzusunu da vurgular. Günü geldiğinde, aslında portakal değil de turunç olduğu yani “öz”ünün farklı olduğu anlaşılınca, diğer bir ifadeyle, tohum, erk’in istediği gibi tutmayınca ağaç ne yazık ki hak ettiği değeri göremez ve kimsenin el uzatmadığı meyveleri dökülür gider. Sonuç olarak o da kendini unutturma yolunu seçer, günümüzde kendi öz varlığıyla var olmayı başaramamış pek çok kadın gibi. 
Metne bakışımızı biraz daha genişletirsek bu satırların, erk’in erkek çocuk tercihine gönderme yaptığını da düşünebiliriz. Erkek çocuk sahibi olma arzusuyla dolup taşan feodal zihniyet, dokuz ay sonra kucağına kız çocuk verildiğinde elini ona uzatmak istemez(!).
Bu tür değerlendirmeler elbette ki çoğaltılabilir, farklı yaklaşımlar bulunabilir. Bir şiirin ya da öykün yorumlanması, bireyden bireye değişebileceği gibi bireyin farklı dönemlerdeki okuma biçimlerine göre de değişkenlik gösterebilir.
 Yayla Boztaş’ın dili güçlü ve anlatımı son derece akıcı. Kakafoniye düşmüyor, okuru yormuyor, uzun cümlelerden kaçıyor. Zengin bir anlatımı var.  Bazı öyküleri, acaba gerçekten tüm bu olanlar yaşandı mı dedirtecek kadar canlı.
Yazar ağırlıklı olarak dünyaya kadının penceresinden bakıyor. Öykülerden birindeki defterinin adı bile “Kırmızı Kız”. Hele Bir” öyküsü, anlatıcının erkek olduğu nadir öykülerden biri. Kitaptaki öykülerin altı yedisi ya doğrudan erkekleri, onların sorunlarını anlatır ya da erkek-kadın sorunlarını birlikte anlatır. Kalan öykülerin tamamı yalnızca kadınları anlatır.
Kitaptaki konular oldukça çeşitli. Zamansızlık, hayvan sevgisi, anne özlemi, kadının farklı yöntemlerle ezilmesi, istenmeyen kız çocuk (Günah adlı öyküde kız çocuk “dişi çakal” dır), geçmişe / anılara bağlılık, dayatılan evlilik zorlaması, karı-koca ve anne-kız iletişimsizliği, askerliğini yapmayana, işi olmayana kız verilmemesi, geleneklerin altında ezilme gibi.
Yayla Boztaş’ın öykülerinde hiciv önemli bir yer tutmakta. Kara mizah da sıklıkla başvurduğu bir anlatım yöntemi. Oturaklı Kadın öyküsü her iki özelliği de barındırması bakımından bu yazıya konu edilebilecek farklı bir öyküdür.
“İşte o gündü; kendimi kağıdın çizgileri arasına sıkışan harfler gibi duyumsamaya başladım…
Satır arasına “Düşlerimi yok ettiniz.” diye yazdım. Noktanın altına saklandım. Annem koşup noktayı kaldırdı…
… cümlede ne kadar nokta varsa atıp kocamı noktaladım… “Deli karı sonunda iyice kafayı yedin” diye bağırırken silgiyi düşürdü elinden. Silgiyi kaptım üst çizgiden geçebileceğim kadar bir yer sildim; hop dışarıdaydım… Kalemle kalın kalın karaladım sildiğim yeri…
Kocam arkamdan işaret parmağını sallayıp “Görürsün sen deli karı, tıktıracağım seni tımarhaneye,” diye bağırıyor. Ama silgi bende!
Boyama Kitapları isimli öyküsünde ise zihin karışıklığı yaşayan, geçmişi doğru anımsamakta güçlük çeken yaşlı bir kadının, sadece iki şeyi unutmayışı mizahi bir dille anlatılır. “Evde kalmış kız olmak” ve “Koca tarafından aldatılmak”. Öyküde bu iki olgu öne çıkartılarak toplumsal çivilerimize güzel bir gönderme yapılır.
Roman olsun öykü olsun bir kitabı okurun zihninde öne çıkartan önemli ögelerden biri de bireyde bıraktığı tortu. “Çayım Çiçek Kokuyor”, yanı başımızdaki insanların yaşamlarını, duygularını, öfkelerini, sevinçlerini anlatırken okurun da kendi içine dönüp bakacağı akıcı bir kitap.

Yayla Boztaş
Çayım Çiçek Kokuyor
Nezih-Er Yayınları
196 Sayfa
  
Varlık Dergisi, Ekim 2014'de yayımlandı



YASAKLAR!

  “Yasak” olgusu, tarihsel bağlamda,  insanoğlunun var oluşundan da gerilere uzanan bir kavram. Homo Sapiens’in atası olan büyük maymunlar, soylarını hayatta tutacak yasaklara uyum sağlamasalardı yeryüzündeki canlı türlerinin oluşumu, gelişimi farklı olurdu. Bu bağlamda bahsedilen “yasak” türlerin devamı için hayatta kalmayı sağlayandır. Ancak bir de güçlünün güçsüze, iktidardakinin yönetilenlere koyduğu yasaklar var ki yazının konusu bu gruba dair.
Nezih-Er Yayınları, yayımladığı “Yasaklar” kitabıyla, önemli bir boşluğu doldurarak, kimi zaman yaşamımızı kolaylaştıran kimi zaman da zora sokan kavramı, toplam yirmi dokuz yazarın kalemiyle mercek altına almış.



Ayıp, kural, yasa, tabu, sansür, haram, kanun gibi kelimeler yasak kelimesinin derecelenmiş hali.
Bir kısım insanlar yasaklar koyarken, karşı olan kesim de bunları delmenin ya da iptal etmenin yollarını aramakta.
Bireylerin ya da toplulukların haklarını, canlarını, mallarını korumak amacıyla konulması gereken pek çok yasağın varlığı son derece akılcı ve olması gereken. Ancak yasak kavramının amacı, idealleri ve hedef kitlesi değişir de yasaklar yasağı koyanı ya da koyanları korumaya başlarsa işte o zaman sorunlar da başlıyor.
Tarihe şöyle bir bakacak olursak, yasağın öznesi olarak pek çok bilim insanı öldürülmüş ya da özgürlüğünden olmuş (Galilei, Lavoisier, Bruno, Socrates…). Bir kısmının da sanatsal, düşünsel üretimleri yasaklanmış (Nefi, Pir Sultan Abdal, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, Sabahattin Ali, Namık Kemal, Melih Cevdet Anday, Nazım Hikmet…) Ne yazık ki günümüzde de yasaklılar listesi uzayıp gider.
Yasaklama eylemi, çoğu kez, yaratıcılığı ve üretkenliği olmayan bir eylem. Amaç bireyi/bireyleri kontrol altında tutmak ya da engellemek. Eğer bu engelleme/kontrol altında tutma, yaşamda mantıklı karşılığını bulmuşsa söz konusu yasak amacına ulaşmış, muhtemelen kural ya da yasa niteliğini kazanmış demektir. Ancak aksi durumda, anayasal bir hakkın gaspından ya da sansürden bahsediyor olabiliriz.
Ülkemizde konuşmak ve yazmak anayasa ile güvence altına alınmıştır. Yirmi altıncı maddede  “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir” yasa böyle dese de hemen her iktidar döneminde, uygulama sorunları yaşanmakta. Neyse ki konuşmanın bir önceki aşaması olan düşünmeye henüz yasak gelmedi. Yani anayasal hak olan “Düşünce ve kanaat hürriyeti” halen hepimiz için geçerli.
Düşünmek serbest. Ancak yeryüzünde, “düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti “ ni kullanmak her zaman kolay olmamış çünkü gücü elinde bulunduranlar için neyin kamuya duyurulacağı önemlidir. İşte bu noktada günah ve oto-sansür kavramlarına bakmakta yarar var. Her iki kavramın hareket noktaları birbirinden farklı olsa da bireyin zihnindeki düşünceye gem vurma yönünden benzeşirler. Günah, özü itibariyle bireyi dikteyle ele geçirirken oto-sansür bireyi kendi özgür iradesiyle ele geçirir. Sonuç itibariyle ikisinin de hedefi, düşünceyi henüz zihindeyken bastırmaktır ancak hedefleri aynı olsa da zihindeki oluşum süreçleri ve sonrasında yaşananlar farklıdır. Oto-sansürü uygulayan kişi, engelleme sonrası bunalıma düşebilir ve kendini rahatlatacak çıkış noktalarını bulmakta zorlanabilir. Kendisine şu ya da bu şekilde bir mazeret bulsa da rahatlayabilmesi az ihtimal. Oto-sansür bireyin öznel tavrı olabileceği gibi korku toplumu içinde yaşıyor olmakla da çok yakından ilgilidir. Korku unsurunun, yaşamın her alanında etkin tutulduğu dönemlerde oto-sansür de çoğalır. Böylece bireye ‘sen kendi yasaklarını koy yoksa biz gerekeni yaparız’ mesajı verilir.

Günah korkusunda ise durum farklıdır. Bazı dini uygulamalar (günah çıkarma gibi) ve din adamları aracılığıyla bireyin zihnini beklenmedik şekilde özgürleştirebilir. Örneğin, tüm dinlerde ve gelişmiş tüm toplumlarda rüşvet almak yasaktır ve bu yasak günahla desteklenir. Ancak birkaç sene önce rüşvetle kendine kazanç elde etmek isteyen futbolcunun bir din adamıyla kurduğu iletişim sanırım pek çok kişinin halen hafızasındadır. Oyuncunun şike için kendisine önerilen rüşveti almadan önce, “Bu parayı kabul etmemin dinen bir zararı var mı” diye din hocasına sorduğu, ondan da sakınca olmadığı yönünde yanıt aldığı açığa çıktığında olay gündemi epeyce meşgul etmişti. Bu ve benzeri durumlar münferit olup elbette ki din ahlakına dair genel durumu işaret etmemekte ancak bireylerin yasaklardan kaçış noktaları aramaları bağlamında etkili bir örnek olduğu söylenebilir.
Yasağı “yasak” yapan, onu tamamlayan elbette ki ceza ve korkudur. Aksi durumda yasaktan söz edilemez. Demokrasinin tam yerleşemediği toplumlarda, korku ne kadar çoğaltılırsa yönetmek o kadar kolaylaşır. Böyle toplumlarda insanlar işsizlikten, açlıktan, ölümden, öldürülmekten, evsizlikten, eşinden, babasından, satın alamamaktan ve daha pek çok şeyden korkar. Bu kadar korkuyla beş edemeyince her şeye razı gelir. İyi eğitimden, mutluluktan, insan onuruna uygun yaşamaktan v.b vazgeçer ve sahip olduklarını kaybetme korkusuyla şükür etmeye başlar. Tanrı’ya duyulan minneti, dile getirme ya da mutlu bir olaydan, yapılan bir iyilikten dolayı duyulan hoşnutluğu bildirme eylemi olan “şükür” de korku toplumlarına özgü biçimde bozulmaya uğrayarak bir anlamda korkunun kılık değiştirmiş hali olur.
            Dilimize pelesenk olmuş, tenimize sinmiş yasak kavramı üzerine konuşulacak çok şey var. Yasak olan şeyler zevk verir mi? Yasaklar çiğnenmek için midir? Her türlü yasak yasaklanmalı mı?  Yasaklar ne zaman sorun olmaya başlar? Korkularımızla nasıl başa çıkabiliriz? Nereye kadar özgürlük? Kitabı okuyunca eminim sizlerin de zihninde sorular oluşacak. Gültekin Emre’nin derlediği kitapta Adnan Özyalçıner, Ataol Behramoğlu, Sennur Sezer, İsmail Mert Başat, Eray Canberk, Hidayet Karakuş, Hüseyin Yurttaş, Zeynep Avcı, Sina Akyol, Zeynep Aliye, Tarık Günersel, Tuğrul Tanyol, Cüneyt Ayral, Nurhayat Bezgin, Adil İzci, Hayri K. Yetik, Buket Uzuner, Haydar Ergülen, Tamer Öncül, Betül Tarıman, Küçük İskender, Müge İplikçi, Gürgenç Korkmazel, Bâki Ayhan T. ve Gonca Özmen yazılarıyla yasaklar konusunu ele alıyor, akla gelebilecek pek çok soruya ışık tutuyor ve okura yeni sorular soruyor.


İzmir Mask Müzesi

Konak Belediyesi tarafından açılmış olan İzmir Necdet Alpar Mask Müzesi Türkiye'nin ilk mask müzesi olma özelliğini taşıyor.

Alsancak 1448 no’lu sokataki müze binası Hüseyin İnal Öz tarafından bağışlanmış, Giriş katındaki salonda, Tiyatro Maskları, Endonezya, Avustralya Aborjin Maskları ve çeşitli dini ritüellere ilişkin masklar gibi ilginç etnik masklar sergilenmekte.





Müzenin ilginç parçalarından biri Aziz Nesin’in ölüm maskı. Yapımı İstanbul Kemer Burgaz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Yar. Doç.Dr. Nedret Yaşar’a ait.



İz Bırakanlar salonunda ise pek çok ünlü ismin maskını görmek mümkün. Bunlardan bazıları, Deniz Gezmiş, Atilla İlhan, Mao Zetung, Troçki, Victor Hugo, Aşık Veysel, Uğur Dündar, Müjdat Gezen, Necip Fazıl Kısakürek, Metin Oktay, İsmet İnönü, Bülent Ecevit…

Müjdat Gezen, Ertuğrul Özkök, Erdoğan Aşıcı, Pervin Özdemir, Sunay Akın gibi isimler ise müzeye bağışlarda bulanarak önemli katkılar yapmışlar.

Müzedeki en özgün çalışmalardan biri de Eczacı Erdoğan Aşıcı’nın mürekkep balığı kabuğunun üzerine yapmış olduğu masklar. Erdoğan Aşıcı eczacılığın yanı sıra sanata gönül vermiş değişik teknikler deneyen bir ressam.

 
Sunay Akın ise “Çocuk Maskları” koleksiyonu ile katkıda bulunmuş müzeye.


Anadolu masklarının sergilendiği  salon ve İz Bırakanlar salonu İkinci katta. Binada ayrıca atölye ve arşiv de mevcut.

Anadolu’daki oyunlarla dünyadaki oyunlarda kullanılmış masklarla, kostümlerle karşılaştırmalı sergi ikinci katta. Buradaki objeler kursiyerlerin emeğiyle ortaya çıkmış. “Kalo Gağan” (Tunceli yöresinde yeni yılı karşılama şenliklerine verilen isim) ve “Köse Geli” (eğlenceli br orta oyunu) törenlerinin mask ve kostümleri sergilenmekte. Bu salonun bir diğer özelliği de farklı kültürlerin törensel ritüellerinin karşılaştırmalı olarak sergileniyor olması.
Müze, ayrıca mask sanatıyla uğraşmak isteyenlere de deri mask atölyesi, seramik atölyesi, normal mask atölyesi, geri dönüşüm atölyesi olmak üzere toplam dört atölye çalışmasıyla hizmet veriyor.




Tutkunun Veronica Voss'u - Murathan Mungan

İktidarlar yalnızca zihnimizi değil, bedenimizi de kurgular. Bu nedenle hem kimliğimizi hem de diğer insanlardan farkımızı ortaya koyan bedenlerimiz, iktidarın doğrudan hedefidir. Okullarda çocuklarımızın, orduda askerlerimizin saç uzunlukları santim santim irade tarafından belirlenir. Kadınların ya da erkeklerin nasıl giyineceği, kıyafetleri, makyajları, beden duruşları, yürüyüşleri, el kol hareketleri yani bedene ait  her şeyleri kurgulanmıştır. Otoriteye karşı çıkanlar “kötü”dür. İktidarın dayattığı kimlik ile bireyin kendisi için kurgulamaya çalıştığı kimlik arasında fark olduğunda savaş kaçınılmazdır. Bunun en keskin yaşandığı alan cinsiyettir. İşte bu noktada toplumsal cinsiyetten bahsetmek gerekir. Toplumsal cinsiyet, kadının ve erkeğin sosyal olarak belirlenen rollerini ve sorumluluklarını ifade eder. Toplumun kadın ve erkek olarak bizi nasıl algıladığı ve bizden neler beklediğiyle ilgilidir. Pek çok imge, içinde bulunduğumuz kültür tarafından bize verilmiştir ve koşulsuz uyum beklenir.

"Tutkunun Veronica Voss'u" öyküsü kolay unutulacak bir metin değil. Bilinen ezberleri bozmaya yönelik, düşüncelerimizi duygularımızı kıpırdatan, toplumsal cinsiyeti reddeden insanları konu alan farklı bir metin. Okuyucuyu pek çok yerden vuran, ince ince işlenmiş, her kelimesi tasarlanmış bir eser. İnsan olmak, toplumsal bilinç, sıkı sıkıya sarıldığımız yaşamsal ezberler, dayatma, beden ve ruh bütünlüğü, sevmek, yaşamak gibi kavramlar, okurken kafanızda fır dönüyor. Anlatılmak istenen şeyler her ne kadar bir travesti üzerinden anlatılıyorsa da aslında konu bir travestinin dramı değil, doğallıktan bağını koparmış insanlığın dramıdır. Sevgisizlik ortamında boğulan bireyin var olma çabası ve toplumun giydirmeleri karşısındaki çaresizliği, aykırı bir karakterle anlatılır.
Doğayla bağını koparmış birey, yaşamı boyunca çok farklı eğitimlerden geçer. Ailenin, toplumun, devletin verdiği bu eğitimlerin evrensel doğrular olup olmadığı tartışmalıdır. Eğitimle birlikte doğadan kopuş başlar ve bireyin kişisel bütünlüğü tehlikeye girer. Çünkü bu süreçte bireyin kendisi için gelişimi değil, üyesi olduğu toplum için gelişimi ön plandadır.

Öykü,  "Aslında ne kadar duygusal bir şey orospuluk etmek…" cümlesiyle başlıyor ve birkaç satır sonra  "… Aklımda orospuluğun inceliklerini öğrenmek için ödediğim bedeller…" cümlesi ile devam ediyor. Bildiğimiz ezberlerle çelişen bu cümleler amacına ulaşıyor ve dikkati ayakta tutuyor.

Kahraman kendini olduğu gibi ifade edemez ve her şeyi saklayan, gizleyen geceye sığınır. "Tam bana göre bir şey gece. Tam bize göre. Biz'enin göreceliğine göre" (s/150) Bu cümleler, metnin size sunduğundan daha fazla şeyler içerdiğinin habercisidir. Gecede renkli ışıklar bile siyah beyazdır. Güçlü olmak zorunda olunan bu yaşamda her şey siyah beyazdır. Her şey güzeldir ya da çirkin, iyidir ya da kötü, güçlüdür ya da zayıf…
Sistemin, egemen olanın değerleri ön plana çıktığında birey artık özünü kaybetmiştir. Bu durumdaki kahraman, bir "tasarlanan" dır. Toplum tarafından rolleri belirlenmiştir, kurgulanmıştır. Gecenin karanlığına, gizemine sığınıp istediği hayatı sürdürmeye çalışır. Kendini gözetler, sergiler, seyreder. Üstündeki her şeye dokunur, tilki kürk, elmas broş, beyaz inci kolye. Bedenine dokunarak kurgulanmış biri olmamayı diler. "İmge miyim ben? Yalnızca bir imge mi? Bana verilen Ben miyim?" (s/150) söylemi bir haykırıştır. Yaşamını, varlığını sorguladığı andır. Toplumun giydirmeleri doğrultusunda oluşan kimliği, onun gerçek kimliği midir? Ne için yaşar? Ne için vardır? Yoksa kendi kurduğu ya da ona kurulan yalanın içinde debelenmekte midir? Gösteri dünyasının yıldızı olmak onun için kurtuluştur "Başroldekiler. Aranızda olmak için neler verdim, neler…" (s/151) Beyaz perde, onun için hem yaşamın acımasızlığından kaçış hem de kadın olmanın, kadın olarak bütünlenmenin doruk noktasıdır.
Parçalanmış kimliğinin uyumsuzluğunu, kadın olmanın dayatılmış nesneleriyle kapatmaya çalışır. Bunu başarmak için kullandığı şeylerin hepsi çok kadıncadır. Döpiyesi, krokodil çantası, kadınlar için sarılmış incecik naneli sigarası vs. İçinin karanlık salonundaki beyaz perdede her şey ödünçtür, her şey giydirilmiştir. "Hayatımın beyaz perdesinde her şey ödünç. Her şey giydirilmiş." (s/151). Duyguları, düşünceleri, değer yargıları ve daha pek çok şey sahtedir. Hatta orospuluğu bile sahte ve ödünçtür.  
Yazar, tüm yönleriyle toplumu yargılamaktadır. Özgür irade ile seçildiği sanılan şeyler bile gerçekte ne kadar özgür seçimlerdir? Eğitim, kadın/erkek kimlikleri, mesleki kimlikler, cinsel kimlikler….
"Duygularımız, düşüncelerimiz, değer yargılarımız, sevinçlerimiz, hüzünlerimiz, kaygılarımız, üzüntülerimiz, acılarımız, aşklarımız, orospuluğumuz her şey her şey sahte ve ödünç" (s/151).
"Ben, ben değilim./Ben yalnızca bir imgeyim./Verilmiş bir imge./Kuşatılmış bir imge/Kuşanılmış bir imge" (s/152).
Birey toplumun dayattığı imgelerle kurgulanmıştır ve sunulmuştur. "Ey bizim sandığımız hayatlar!" (s/153) cümlesi ise çok dikkat çekicidir. İçerdiği anlam ve cümlenin sonundaki ünlem okura, yaşamını, seçimlerini ve sahip olduğu özgürlüklerini sorgulatma bakımından görevini yapmıştır. Öyküyü bir senfoniye benzetecek olursak bu cümle davulların çaldığı andır.
Böyle bir toplumda yaşayan ve bütünlük sorunu olan kahramanın varlığı bir puzzle'dır. Eksik parçalarını nesnelerle tamamlamaya çalışır. Yitik parçaların boşlukları -tatmin olmamış hayaller, doyurulmamış istekler, doyasıya yaşanamamış cinsellikler ve özgüven- başka şeylerle doldurulmalı, yoklukları gizlenmeli, örtülmelidir.  "gecenin", "kadınlığın" ve "gece kadınlığının" puzzle'daki yerleri doldurulmalıdır.
Kahraman kurtuluşu aşkta bulacağına inanır. Aşk ölümsüz mutluluktur, hayatın en temel gerçeğidir. Tüm yaraları sarar, kırıklıkları onarır. Çok kez sevmesine karşın gerçek aşkı bulamamıştır.
O gece, kaportacı delikanlı karşısına çıkan ilk fırsattır. Delikanlı için o bir mucizedir. Oysa, kahramanımız için hiçbir mucize kalmamıştır dünyada. İlk on dakikada âşık olmuştur ama monogami/poligami çelişkisi içindedir. İşte şimdi orospuluğun duygusallığı içindedir. Fakat her şeye karşın aşk hiçbir zaman pişman olmamaktır. "…love means never having to say you're sorry" (s/157)
Seks yaşama tutunmanın yoludur çünkü, her şeyi içerir. "sex contains all" (s/158). Yaşamak için, yaşadım diyebilmek için, orospuluk yapmak zorundadır. Bulunduğu her mekanda seks yapmak var olmanın başka bir yoludur. Bunun için akla gelebilecek/gelemeyecek pek çok mekânın listesini tutar. Sevgi yaşamın en temel kavramıdır. Kendimizi değerli bulamak, mutlu olamak iç dünyamızda sevgiye ulaşmakla mümkündür. Bir anlamda 'ben' den 'biz'e gitmenin yoludur. Ölümsüz mutluluğu tadabilmek, ölümsüz olabilmek için kısa süreceğini bile bile, kurmaya çalıştığı bütünlüğü aşkta arar. Parçalanmış kimliğine insani bir şey katmak, puzzel'ı birleştirmek ister. Aşk en insani şeydir ancak tüm çabasına karşın hiçbir zaman gerçek aşkı tadamayacaktır. İçinde öylesine derin bir öfkeyi, sonsuz bir nefreti barındırır ki bunca olumsuz yoğun ve yüklü duygulardan sonra sevmeyi becermesi mümkün değildir. Çünkü sevmeyi becermek için, biraz olsun mutlu olmak şarttır. İnsanlar, ancak topluca sevebilirlerse gerçekleşebilecek bir şeydir sevgi. Gerçek sevgi yaşandığında, insanlar tam anlamıyla özgür olacaktır. İşte o zaman insanlar bütünlüklerini koruyabileceklerdir ve kahramanımız (ve insanlık) ölümsüz aşkı yakalayacaktır.


Öykü bittiğinde, okurun dilinden "Aslında ne kadar duygusal bir şey orospuluk etmek…" sözleri kendiliğinden dökülecektir. Yazar okuyucuyu tekrar başa döndürmeyi başarmıştır ve metin her okunuşunda yeni şeyler sunacaktır.


Tutkunun Veronica Voss'u
KIRK ODA
Murathan Mungan
Metis Yayınları - 2005

Nalan Yılmaz
Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi  Yıl:6  Sayı:33  Mayıs - Haziran 2010