Tanıtım-İnceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tanıtım-İnceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KÖR BAYKUŞ

Gölgesi İçin Yazan Adam


Farsça yazılmış ilk roman (Bûf-e Kûr) Kör Baykuş’un satışı İran’da yasaklanmış ancak yasaklama, devletten değil yazarından gelmiş. Sadık Hidayet, eserinin başına gelecekleri tahmin ederek kitabın üstüne “İran’da satışı yasaktır,” cümlesini yazmış. El yazması elli kitap, kapağında yazarın kendi çizdiği resimle ilk önce Hindistan’da okurla buluşmuş.



İntihar, ölüm düşüncelerinin sıklıkla tekrarlandığı, dünyanın “aşağılık” olarak nitelendiği eser son derece zor kurguya sahip olup insan ruhunda derin yaralar açacak türde cinsel arzular ve eylemlerle harmanlanmış. Afyon etkisi altındaki anlatıcının karmaşık ruh hali, zaman zaman okuma eylemini durdurarak geri okumaları zorunlu kılıyor.
Başta İran kültürü olmak üzere, yazarın atıfta bulunduğu kültürleri bilmek, okuma sürecinde id-ego-super ego gibi kavramlarla metne psikanalitik açıdan yaklaşmak, kimi göstergeleri, insanlığın kolektif bilinçaltının parçası olan arketipler üzerinden okumak, kitabı daha iyi anlamak ve alt metinlerini yakalamak için seçilecek okuma biçimleri denebilir. Bu karanlık eseri inceleyen iki de kitap yazılmış. Merak edenler Rıza Beraheni, Haşim Hüsrevşahi ve Saba Kırer’in inceleme yazılarından oluşan “Yazarın Gölgesi” ve Oğuz Demiralp’in “Kör Okur” kitaplarını okuyabilir.  Tabi bunlara Sadık Hidayet’in yaşam öyküsü de eklenmeli ki okuma düzlemi tamamlansın.
Beynimizin, atalarımızdan kalma kodları diye tanımlayabileceğimiz ‘Kollektif Bilinçaltı’nı işaret eden arketiplerin sayısı çok fazla. Bunlardan anima, animus ve gölge arketiplerinin eserin temelini oluşturduğu söylenebilir. Yazarın, “Fakat ben gölgem için yazıyorum, gaz lambasının duvara yansıttığı gölgem için. Kendimi ona tanıtmalıyım,” (s-16) diyerek öne çıkardığı gölge arketipi, insanlığın ilk döneminden kalan hayvansal içgüdülerimizi ve öfkelerimizi ifade eder. Günah yüklü yanımız olup ürkütücüdür ve toplumun onaylamadığı her türlü eylemi, karanlık, kötü düşünceleri içerir. Jung’a göre kendini tanımak için iç yolculuğuna çıkan kişi, gölgesi ile karşı karşıya gelmek durumundadır. Ancak böylece, bastırdığı gizli kalmış yanlarını öğrenebilir.
“Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar," (s-15) cümlesiyle başlayan anlatıcı afyon bağımlısıdır, toplum içindeki ayrıksılığının farkındadır, tarifi imkânsız iç sıkıntıları vardır, “Kimseye anlatılmaz bu dertler, çünkü herkes bunlara nadir ve acayip şeyler gözüyle bakarlar,” (s-15). Ona göre derdinin devası yoktur. Zehir diye nitelediği acılara ancak afyonun sahte uykusuyla dayanabilmektedir. “Acaba bir gün bu metafizik olguların, ruhtaki bu kendinden geçme halinde ve uykuyla uyanıklık arasında beliren gölgeler yansımasının sırrı anlaşılacak mı? …başkalarıyla benim aramda korkunç bir uçurum var… ve şimdi yazmaya karar vermişsem, bunun nedeni kendimi gölgeme tanıtmak isteğimdir, (s-15) der.

İkizlik, akrabalar arası cinsel ilişkiler/anneye duyulan cinsel istek (ensest) ve ardından gelen yıkıcı/yakıcı suçluluk duygusu, meşru olmayan yollardan dünyaya gelme, ölü seviciliği (nekrofili), kadına duyulan nefret, küçük yaştaki erkek çocuğuna duyulan cinsel istek (pedofili) eserde öne çıkan kavramlar ve ruh halleri. Konular döngüsel anlatım içinde, zamandan, mekândan bağımsız, sanrılar hezeyanlar, düşler eşliğinde verilir. Dil ve anlatım özellikleri bakımından üst seviyeyi yakalamış olan eserde yazar, hiçbir şey için okura netlik sunmaz. Karşımızda gerçek anlamda yaratıcı yazar vardır ve metni anlamlandırmak için okur da yaratıcı olmak zorundadır. Elbette her edebi metin az ya da çok okurun katılımını zorunlu kılar ancak Kör Baykuş, sözcüklerin gözle takip edilmesinin çok ötesinde olup farklı okuma biçimlerine yönelmeyi kaçınılmaz kılar.
Eserde pek çok karakter var fakat bunların kimi özellikleri birinden diğerine geçirilerek sanrılara, hayallere yaslanan bir anlatım yakalanmış. Örneğin anlatıcının kalemdânın üstüne resmettiği genç kız, mutfak penceresinden gördüğü kız, karısı, karısının küçük kardeşi, yatağında ölen kadın, hepsi de sol elinin işaret parmağını emer. Sarı abayı hem kendi giyer hem kahpe diye bahsettiği karısının babası yani kendi amcası giyer. Baba ve amca figürleri ikizdir, biri ölmüştür ancak hayatta kalanın kim olduğu belli değildir ve onlardan biri anlatıcının babasıdır. Kitap boyunca duyduğumuz “insanın tüylerini diken diken eden kahkaha” da yine kişiden kişiye aktarılan gezici başka özelliktir. Dere kenarındaki yaşlı adam, cenaze arabasının sürücüsü ve anlatıcı da aynı berbat kahkahayla güler. Yazar, nesne ya da bazı özellikleri kişiden kişiye aktararak, karakterleri büyük ustalıkla sarmal hale getirir. Afyon bağımlısı adamın zihnindeki labirentler, birbirine evrilen karakterler okumayı oldukça zora sakarken diğer yandan okuru, anlatıcının zihin yapısını kavramaya zorlar.
Eserde kadın, genellikle şehvet doludur, edilgendir, konuşmaz, zehirlenerek ya da bıçaklanarak öldürülür. Bazen bedeni parçalara bölünüp ceset olarak bir bavula konur. Bazen de öldükten sonra bile erkeğin arzularını yerine getirmek için son kez gözlerini açar, kendini öldüren kişiye bakar. Böylece adam, onun gözlerindeki manayı zihnine kopyalar ve yapmakta olduğu resmi tamamlar. Bu sahneye dayanarak, kadının, ölümünden sonra bile itaatle kuşatılmış olduğunu söylemek mümkün. Kadınların edilgenliği yazarın “Perde Arkasındaki Bebek”[1] adlı öyküsünde de görülür. Metinde, kahramanın karşı cinse uzaklığı, platonik duyguları, cansız manken üzerinden anlatılır. Mehrdad, vitrinde gördüğü kadın mankeni, üstündeki kıyafetiyle satın alır ve “biri kocaman tabuta benzeyen üç bavulla” Tahran’a gider. Onu, cansızlığı nedeniyle sevmiştir ve sevdiği kadın çoktan tabutun içinde yerini almıştır (sonsuz edilgenlik).
Kör Baykuş’ta anlatıcının tanrıya ve dine dair düşünceleri oldukça ilginçtir. “Tanrı gerçekten var mı, yoksa kutsal imtiyazlarının korunmasını gözeten bu yeryüzü güçlüleri tarafından, vatandaşlarını daha da rahat sömürebilmek için, kendi tasarılarına göre mi yaratılmıştır… Ölümün karşısında mezhebin, imanın, itikadın ne kadar gevşek ve çocukça olduğunu hissediyordum… Bana öğrettikleri dualar, ölüm korkusu karşısında etkisizdiler,” (s-58).
Eser ağırlıklı olarak anlatıcının “kahpe” olarak tanımladığı karısının etrafında döner. Adam, hayatı boyunca onunla bir kez birlikte olmuştur. Ardından zorunlu olarak evlenirler ama sonrasında kadın onunla cinselliğe yanaşmaz fakat başkalarıyla birlikte olmaktan da geri durmaz. Oysa kocası ona sahip olmak arzusuyla kıvranır. “Fakat bilmek isterdim, kendisi için öldüğümü bilmiyor muydu?” (s-69). Kösnül duygulara öylesine kapılır ki karısına çok benzeyen, onun yaşı küçük erkek kardeşini kucağına alır, sıkıca sarılır… “Karımınkine benzeyen bu küçük ağzı öptüm.”
Kitaba gölgesiyle başlayan yazar bitirirken de yine gölgesine döner. Sanki ihtiyar hurdacı, kasap, dadım ve o kahpe karım, benim gölgelerimdiler, ben bu gölgelerin içine hapsedilmiştim. Bir baykuşa benziyordum ama iniltilerim boğazımda takılıp kalıyordu ve ben pıhtılaşmış kan olarak tükürüyordum onları... Duvardaki gölgem tıpkı bir baykuş gölgesiydi ve iki büklüm eğilmiş, yazdıklarımı dikkatle okuyordu,” (s-76). Kendisini tanımak ve gölgesine de tanıtmak için yazmaya koyulan anlatıcı, düşman gördüğü kişilerin hepsini gölgesinde barındırmaktadır. Duvardan eğilerek yazdıklarını okuyan gölgesi (yani kendisi) ise bilgelik sembolü olan baykuşa benzemektedir. Bu durumda, kendini tanıma diğer değişle tekâmül isteğinin gerçekleştiğini, karanlık yönleriyle, hayvansal içgüdüleriyle ve günahlarıyla yüzleştiğini düşünebiliriz. Varılacak sonuçlardan biri böyle olabileceği gibi elbette Kör Baykuş’un, farklı okumalarla, her okurun zihninde değişik renklere bürünebilecek derinliğe sahip olduğu unutulmamalı.
Kurmaca metinlerde yazar, metnin dışındaki dünyaya aitken anlatıcı metnin bir parçasıdır. Yani yazarla yapıtlarının örtüşmesine az rastlanır. İsteyerek yaşamını sonlandıran yazarın başka eserlerinde de intihar konusunu işlediği bilinmekte. İlk öyküsü Diri Gömülen’de kahraman, “Bir hafta oluyor, kendimi ölüme hazırlıyorum. Yazdıklarımın hepsini yok ettim. Kirli çamaşırlarımı attım. Yeni iç çamaşırlarımı giydim. Beni bulduklarında şık olmalıyım,”[2] der. Sadık Hidayet de 9 Nisan 1951’de Paris’teki dairesinde havagazı musluklarını açmadan önce yayımlanmamış yazılarını yırtıp atmış, tıraş olmuş, şık giyinmiş ve ilk öyküsündeki intihara benzer biçimde yaşamına son vermiştir.
Modern İran Edebiyatı’nın öncüsü Sadık Hidayet’in, yaşamdan koparak gözlerini dış dünyaya kapamış ve içine dönerek ‘ben’i alabildiğine gözetleyen Kör Baykuş’u her yönüyle okunmaya değer bir kitap. İnanıyorum ki bu eseri çözümleyenler yazarın başka ürünlerine yönelecektir.

Sadık Hidayet
Kör Baykuş
Yapı Kredi Yayınları 23. baskı
88 Sayfa



[1] Yazarın Gölgesi, “Sadık Hidayet: Ölüm, Kadın ve Kör Baykuş’un Yeniden Yazılışı”, Rıza Beraheni- Haşim Hüsrevşahi- Saba Kırer, İnceleme, Kavis Kitap / (Perde Arkasındaki Bebek, s-13)

[2]  (Her Sanat Eseri Gerçekleşmemiş bir Suçtur, Saba Kırer, s-140)

DOSTOYEVSKİ ve KISKANÇLIK

Edebiyatta en çok işlenen konulardan birisinin kıskançlık olduğunu söyleyebiliriz. Başta aşk olmak üzere yaşamın hemen her alanında karşımıza çıkan duygu, Kabil’in Hâbil’i kıskandığı günden bu yana insanoğlundan ayrılmadı. Çekememezlik, haset, imrenmek, öykünmek gibi farklı dereceleriyle sanatın hemen pek çok dalına ilham kaynağı oldu.

İnsana ait her duyguyu ince ayrıntılarıyla işleyen, kahramanlarının psikolojik tahlillerini ustaca yapan Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (1821 – 1881), dünya edebiyatını etkilemiş en büyük yazarlardan biri ve eserleri bugün de geniş halk kitleleri tarafından beğeniyle okunmakta.
Çarlık rejimini eleştiren Petraçevski’cilerle birlikte olmaktan suçlu bulunarak dört yıl kürek mahkûmiyetine çarptırılan yazarın, Sibirya’daki sürgünden edindiği izlenimleriyle yazdığı “Ölüler Evinden Anılar” romanında yer alan “Akulka’nın Kocası” anlatısı (Bölüm 2/4), pek çok duyguyu ele alan bir öykü.  Erkek egemen zihniyetin, kadın için eziyete, kimi zaman ölüme dönüşmesini anlatan eser, paralelde sevgi, nefret, merhamet, öfke, iftira, şeref gibi duyguları, kavramları da ele alır. Ancak vurucu duygunun kıskançlık olduğu metinde, yazar bunu son ana kadar okurdan saklamayı başarır, kıskançlığın sonucunu, bitişte okurun kucağına külçe gibi bırakır.
Romandaki öykü, koğuştaki mahkûmlardan birinin anlatısıdır. Arkadaşlarına kendi başından geçmiş bir olayı aktarmaktadır.

Ankudim Trofimiç, çevresi tarafından çok sayılan yaşlı bir adamdır. Akulka adında bir kızı vardır. Ticaretle uğraşan acımasız, sevgisiz Filka Morozov, Ankudim Trofimiç’le ortaklığını kaba sözlerle bitirirken kızıyla da evlenmeyeceğini söyler ve “Nikâhsız da koynuma alıyorum zaten!” der. Ankudim, sinirden titreyerek “Sen namuslu bir babayı ve namuslu kızını ne hakla kepaze edersin?” dediğinde aldığı yanıt ise “Sizin Akulka, yalnız bana değil, hiç kimseye varamayacak… Mikita Grigoryiç de almaz artık, çünkü şerefsiz bir kız o… Artık yüz papel de versen istemem.” der.
Filka’nın söyledikleri Akulka’nın evinde tam bir infiale yol açar. Anne, baba o günden sonra kızlarını sürekli döverler. Öyle ki kızcağızın nefes almaya hali kalmaz. Biri bırakır, öteki devam eder dayağa. Bütün şehir kızın evlenmeden erkeklerle birlikte yatıp kalktığını konuşmaktadır. Bu arada Filka, arkadaşına yani öyküyü anlatan kişiye, “kızı sen alsanaüç yüz drahoma verecekler kızları için... Nikâh her ayıbı örter… üstelik ömrünün sonuna kadar kızın boynu sana eğik olur.” telkininde bulunur.
Sonunda anlatıcı Akulka ile evlenmeye karar verir ancak düğüne bir hafta kala içmeye başlar. Amacı her şeyi unutmaktır. Nikâh törenine zil zurna sarhoş gider. Büyük bir ders vermek için ilk gece kırbacını yatağının yanına koyar. Planına göre karısı bakire çıkmayacak o da onu doğduğuna pişman edecek, böylece tüm şehre nasıl bir erkek olduğunu gösterecek kimse de bir daha kendisiyle “hımbıl” diye alay edemeyecektir. Ancak hoş bir sürprizle karşılaşır. Karısı bakiredir.
Taze kocanın keyfine diyecek yoktur. İlk iş birlikte kiliseye giderler. Daha sonra kendisini yalanlarla doldurduğu ve Akulka’nın da çok acı çekmesine sebep olduğu için Filka Morozov’u arar, bulur. Filka özür dilemek yerine daha da ileri giderek “Karını bana sat… Sen de aptalın birisin. Seni neden ayık evlendirmediler. İşin aslını anlama diye” der. Bunu duyan koca eve öfkeyle döner. Hıncını karısından çıkarır. O günden sonra Akulka’yı her gün sabahtan akşama kadar sürekli döver. Günler böyle sürer.
Bir süre sonra Filka Morozov’un askere gitme zamanı gelir. Şehirden ayrılmadan önce Akulka ile yolda karşılaşır ve yine kötücül duygularla yanına yanaşarak “Bak şimdi beni mızıkayla askere götürüyorlar. Bağışla beni namuslu babanın namuslu kızı, affet şu alçağı” der. Kız irkilir, çok uzun bir aradan sonra duymuş olduğu güzel sözlere kapılıp “Sen de beni affet delikanlı, sana karşı kinim yok” der. Aşağılanmaktan, sevgisizlikten bezmiş biri için yalan da olsa ne güzeldir duydukları.  Onların konuştuklarını gören kocası, Akulka’yı ne konuştunuz diye sıkıştırınca kadın durumu anlatır ve “Ben onu artık dünyada her şeyden çok seviyorum” der. Bu cümle öyküde gerilimin iyice yükseldiği andır. Akulka’nın kocası duydukları karşısında donup kalır. Şehirde pek çok erkekle ilişkisi olduğuna inanılan bir kadınla evlenmiş, para için sosyal çevresinin her türlü manevi baskısına katlanmıştır. Buna karşın, onun ağzından o güne dek ilk kez duyduğu sevgi dolu sözcükler kendisine değil de başkasına olmuştur. Kıskançlıktan deliye döner. Bu kez durum çok ama çok farklıdır. O gün onu dövmez ve akşama kadar tek laf konuşmadan ne yapması gerektiğini düşünür. Karar verdiğinde “Akulka, artık seni öldüreceğim” der. Sabahın erken saatinde karısını kasabanın dışına çıkarır, hunharca öldürür. Her öykü gibi bu öykü de (bir romanın içinde yer almış olsa da) okurun kafasında sürer gider ve okundukça yeniden yazılır.
Dostoyevski’nin “Başkasının Karısı ve Karyola Altında Bir Koca” adlı eserinde ise temel duygu kıskançlıktır. Bu öykünün diğer önemli özelliği gülmece olmasıdır. Karısının kendisini aldattığından şüphe duyan İvan Andreiç kendi kimliğini gizleyerek durumu aydınlatmaya çalışırken pek çok saçmalığa sebep olur, gülünç duruma düşer.
Karısının kendisini sıklıkla aldattığına inanan yaşlı koca (eserde kürklü adam olarak anılır), bunu ispatlamanın peşine düşer fakat gururunu kurtarmak için takip ettiği kadının başkasının karısı olduğunu söyler. Soğuk bir kış gecesinde, dairelerinden birinde karısının olduğuna inandığı bir apartmanın karşı kaldırımında beklemeye başlar. Yanında kendisiyle benzer kaderi paylaşan genç bir erkek vardır (eserde genç adam olarak anılır). O da evli bir kadına âşıktır ve aldatıldığından şüphe etmektedir. Yanında bekleyen yaşlı adam gibi o da binanın önünde sevgilisini beklemektedir.  
Eserde, kürklü adamın utancını ve kıskançlık duygusu altındaki ezilişini veren pek çok cümle vardır.
“Bir bayan, yani saygıdeğer, iyi aileden bir bayan, bir ahbabım… rica ettiler de… görüyorsunuz ya bekârım ben…”
“Kendim için yapmıyorum bunu. Aklınıza kötü bir şey gelmesin sakın. Benim karım değildir! Kocası ileride, Voznesenski Köprüsü’nde bekliyor. Suçüstü yakalamak istiyor karısını…her koca gibi inanmıyor… (kürklü adam gülümsemek için kendini zorladı) ben arkadaşıyım. İnanın.”
Aradan biraz zaman geçince iki adam birlikte apartmana girmeye karar verirler. Bu arada konuşmayı da sürdürürler fakat kürklü adamın kuşkuculuğu, kıskançlığı bu kez yanındaki tanımadığı genç adama yönelir,
“… bağışlayın delikanlı, gene… Nasıl söyleyeyim, bilmiyorum… Onun aşığı olmadığınıza bir kez daha yemin eder misiniz?
Öff! Yemin ederim!”
Öykü bu duygularla sürer. Genç adam yalnız kalmak için her yolu denese de kürklü adamın onu bırakmaya niyeti yoktur. Gururunu kurtarma, beklediği kadının karısı olmadığına karşısındakini inandırma peşindedir.
“Sizce her aldatılan koca boynuzlu mudur?
Yoksa evli misiniz? Hani Voznesenski Köprüsü’ndeydi kadının kocası? Niçin alındınız bu kadar?
Sanıyorum siz de sevgilisisiniz.
Bakın böyle konuşmayı sürdürecek olursanız sizin de boynuzlu olduğunuzu söylemek zorunda kalacağım! Anlıyorsunuz değil mi ne demek istediğimi?
Kürklü adam, üzerine kaynar su dökülmüş gibi geri sıçradı.
Yani onun kocası olduğumu mu söylemek istiyorsunuz?” dedi.
O gece anlaşılır ki evli adamın karısı Glafira, o apartmandaki dairelerden birinde başkasıyla birliktedir ve kadın aynı zamanda dışarıda bekleyen genç adamın da sevgilisidir.
Öykünün ikinci bölümü ise ertesi gün tiyatro binasında başlar.  İvan Andreiç hışımla girdiği salonda localara göz gezdirir, aradığı kadını bulur. Yanında, tanıdığı iki kadınla, gölgede kaldığı için göremediği bir de adam vardır. “Adam alçakça saklanıyordu yaverin arkasında, karanlığa çekilmişti.”.
Birinci perde bitmiş, İvan Andreiç müziği hiç duymamıştır bile. Onun kulaklarında bir fırtına uğultusu, yanında yöresinde korkunç çığlıklar vardır. Aldatılmışlık duygusu ile kıvranırken kafasına yukarıdaki locaların birinden “hoş kokulu” bir not kâğıdı düşer.  Elden ele gizlice aktarılabilecek denli küçük katlanmış ve ille de o locadan düştüğüne inandığı bir kâğıt. Yasak aşkın adeta kanıtı... Çünkü “Tutku öteki duygulara benzemez… oysa kıskançlık ondan daha baskındır.”
İvan Andreiç kâğıttaki notu ve adresi okur. Minik mektup bir randevu için yazılmıştır,  “ Suçüstü yakalamalı onu. Yılanı, başı küçükken ezmeli.” diye düşünür.
Öykünün ilerleyen kısımları ilginç birlikteliklere sahne olur. Mektuptaki adrese gider, bilmediği bir daireye “aldatılmış bir kocanın olanca haşmetiyle” dalar. Fakat akabinde eve gelen erkeğe yakalanmamak için, gördüğü ilk odaya kendini atar. Saklanabileceği tek yer yatağın altıdır.  Ancak kötü sürpriz! Orada bir erkek daha vardır. Ardından içeriye giren ev sahibi kadın ve erkeğin yatmalarıyla odada mahsur kalırlar. Öykünün büyük bölümü yatağın altındaki fısıltılı diyaloglarla, iki adamın çekişmeleriyle sürer. Zaman zaman seslerinin yükselmesiyle kadın yatağın altında birileri olduğunu anlar ve ortalığı velveleye verir. Mahsur adamlardan genç olanı punduna getirip kaçar, İvan Andreiç ise ortaya çıkarak ev sahibine yalvarmak zorunda kalır, “Bir yanlışlık oldu ekselans! …Bütün suç o kadında… aslında benim karım değil kuşkusuz, başkasının karısı… Evli değilim ben, bekârım… Arkadaşımın, çocukluk arkadaşımın ka…” sözleriyle savunur kendini. Karı kocayı hırsız olmadığına ikna için epeyce uğraştıktan sonra bunu başarır ve yorgun argın evine döndüğünde karısı Glafira’yı...
Hadi bırakalım da öykünün sonunu merak edenler, Dostoyevski’nin toplu öykülerinin olduğu kitaplardan ya da internetten eseri bulup okusunlar.
Yukarıdaki örnekler, Karamazov Kardeşler, Yeraltından Notlar, Ebedi Koca... Dostoyevski’nin kıskançlığı işlediği eserlerinden yalnızca birkaçı.

Kıskançlığın olmadığı bir yaşam düşünülebilir mi? Doğamıza ve tarihe baktığımızda pek mümkün değil gibi. Ancak duygunun şiddetle sonuçlanmasını önleyebiliriz.
Sağduyulu, özgüveni yüksek bireylerden oluşan insanlığa ulaşma dileği kulağa ütopik gelebilir. Biz çaba gösterelim, dilekte bulunalım, bakarsınız olur.

Kaynakça:
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (2011), Ölüler Evinden Anılar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Çeviren:Nihal Yalaza Taluy
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (2009), Öyküler, İletişim Yayınları, Çeviren: Ergin Altay

PSİKOLOJİK BİR ROMAN EŞİKTEKİLER

İnsanın duygu ve düşüncelerinin felsefi açılımını konu edinen edebiyat ve zaman içinde yaşadığı olayların kaydını tutan tarih disiplinleri arasındaki süregelen ilişki her zaman canlı olmuştur ve biri diğerini tamamlar niteliktedir.
Tarihi roman ya da tarihsel roman diye tanımladığımız eserler, geçmişte yaşanmış gerçekliklerden yola çıkarak gerçek kişiler, olaylar üzerinden yazılabileceği gibi kurmaca karakterler ve olaylar üzerinden eskinin atmosferi fon yapılarak da yazılmış olabilir. İkisi arasındaki en önemli fark ise hikâye, gerçeğe ne kadar yaklaşıyorsa yer, zaman, olay akışı ve kişiler bağlamında yazarın sorumluluğu da o denli artar.

Bir diğer roman çeşidi ise kahramanlarının ruh çözümlemelerini yapan psikolojik romanlardır. Bunlar karakterin iç bunalımlarını, hesaplaşmalarını, içten gelen dürtü ve güdülerinin tüm detaylarını ele alırlar.
Bu açıklamalar eşliğinde, bir Ege kasabasındaki yaşamları konu alan Eşiktekiler, kurmaca karakterlerle aşk, nefret, öfke, umut, umutsuzluk, kaçma, terk etme, vicdan gibi duyguları, kaygıları, durumları, bin dokuz yüz ellili yılların Türkiye’sini arka plan yaparak okura aktaran psikolojik bir romandır denebilir. Yazar, ana karakterlerin yaşamlarını tüm detaylarıyla ele alırken yan karakterlerin de yaşamlarına ait bir ya da daha fazla kesiti okurla paylaşır ve onların da ruhsal detaylarını verir. İstanbul’dan kaçarcasına hiç bilmediği bir kasabaya yerleşen başkarakter Nusret, buraya adeta kapanmış, çevresinde dönüp duran onca insana karşın yalnızlığını sürdürmüş, bu yönüyle mekânla adeta özdeşleşmiştir. Anlatılan kasaba kendi içine dönüktür, şehirle iletişimi fazla yoktur. Taşra diye anılan pek çok yerleşim alanı gibi burası da seçimden seçime anımsanır.  Böyle bir yerin mekân olarak seçilmesi ve adının verilmeyişi bu bakımdan anlamlıdır.
Her sanat dalının üretimine araç olan algılar, nesneler vardır. Müzisyenler için nota, ressamlar için renk/ışık/fırça gibi. Edebiyatın ve uzantısı olarak yazarın aracı ise dildir ve dili kötü bir metnin okunması mümkün olmadığı gibi ve okunmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Gönül Çatalcalı, dilin inceliklerini, noktalama işaretlerini, cümle kuruluşlarını, kemanını akort eden bir virtüöz kadar önemsiyor. Dil ve zamana dayalı anlatım özellikleri nedeniyle, eserde bugünün varlığı hissedilmemekte olup  “anlatma zamanı” ile “öykü yani vak’a zamanı” aynıdır ve döneme ilişkin günlük konuşmalar kusursuz bir şekilde kaleme alınmıştır
Mekân anlatımı ise dağlar, çiftlikler, evler, iç mekânlar gibi somuttur. Adı verilmeyen kasabaya ilişkin betimlemelerin canlılığı, döneme uygunluğu dikkat çekicidir, okuru görsel zenginliğe çeker. O zamanlar, tıpkı bugün gibi büyük siyasi bölünmelerin olduğu yıllardır. DP’li ya da CHP’li olmak insanlar hakkında büyük ipuçları demektir ve bu da zaman zaman düşmanlıklara varan ilişkilere yol açmaktadır.

            Yaşadığı büyük kırgınlık ve öfke sonucunda, özel doktorun olmadığı kasabaya gelen Nusret’in soluklanmak ve kiralık ev aramak için girdiği bir kahvede ilgi odağı olmasıyla romanda olaylar zincirinin ve insana dair hemen her duygunun anlatımı başlar.
            “ ‘Oooo, demek doktorsun beyim. Buralara hiç doktor gelmediydi şimdiye kadar. Adını bağışlasan…’
            ‘Nusret…’
            İki heceden oluşan oturaklı isim ‘tak’ diye düştü masaya, oradan kahvecinin diline geçerken başına unvanı eklendi, daha da ağırlaştı.
            ‘Doktor Nusret Bey ha! Doktor Nusret Bey. İki otelimiz var ama uzun vakit otel köşelerinde olur mu hiç, sana hemen bir ev buluruz evelallah.’
            Üst üste vurgulanarak ve yüksek sesle söylenen ‘doktor’ sözcüğü, Çınaraltı’nda dalgalanmaya neden oldu. Bir köşede tavla oynayan Çoban Haydar ve Ambarcıların Kâmil şak diye kestiler başka zaman dünya yansa ara vermedikleri oyunu, tavlayı gürültüyle kapattılar.”
            Başta Doktor Nusret, karısı Sara olmak üzere her karakter kendi içinde hesaplaşmalar yaşar ve onların iç dünyaları tanrısal anlatıcı tarafından okura aktarılır. Tanrısal anlatıcıdan başka, iç konuşmalara da yer veren yazar ek olarak Nusret’in duygu ve düşüncelerini de ben diliyle onun kaleminden aktararak anlatım zenginliği yaratır. 
Ana çatışmanın paralelinde, pek çok detay çatışma ile zenginleştirilmiş, romanda kullanılan birbirinden bağımsız ya da biri diğerine eklenmiş düğümler alttaki başlıklarla özetlenebilir.
·         Yerleşik bir düzenden kopup hiç bilinmeyen bir kasabaya yerleşme
·         Siyasal tercihler ya da farklı deyişle yaşam felsefesi zıtlıkları
·         Baba-oğul çatışması
·         Büyük şehir-kasaba çatışması
·         Bireyin kendisiyle çatışması
·         Karşılıksız aşk
Bunlar ve benzerleri, merak ögeleri eklenerek başarıyla ele alınmış, yer yer cinsellik ön plana çıkartılmış, gerçek aşk, platonik aşk, tecavüz, ensest, gayri meşru ilişkiler… gibi konularla cinsellik her yönüyle geniş bir yelpazede ele alınmış.
Romanın başkahramanı Nusret’in babası Muhsin Bey, eşiyle, çocuklarıyla olumlu, sevgi dolu ilişki kuramayan hırslı bir tüccardır.  Nusret’in yakın arkadaşı Yosef’in ailesi, varlık vergisi nedeniyle ekonomik yetmezlik içindeyken Muhsin Bey, zayıf durumlarından faydalanarak onlara ait ticarethaneyi ucuza satın alır. Bu olay, erdem duygusu yüksek, mükemmeliyetçi yapıya sahip Nusret’in babasına ilişkin yaşadığı ilk kırılmadır. İkincisi ise çok daha sarsıcıdır. Nusret tesadüfen babasının bir başka ailesi daha olduğunu öğrenir ve bu tanıklığın ardından İstanbul’u terk eden oğul için baba artık sadece “Muhsin Bey”dir . Böylece oğulun, babadan kopuşunun derinliği pekiştirilmiş olur.
Çekişmeli bir seçim döneminin anlatıldığı eserde, günümüzde olduğu gibi basın, o gün de kontrol edilmek istenen alan olarak karşımıza çıkıyor. İktidara karşı olan gazetelerin dağıtımı, yurt dışından yapılan rejim karşıtı radyo yayınları vs. engelleniyor. Hemen her seçim döneminde tanık olduğumuz hileler, hak ihlalleri konusunda elbette yalnız değiliz. Pek çok ülkenin geçmişinde ve bugününde bu tür yasa dışı durumlara rastlamak olası. Konumuz edebiyat olduğuna göre Edgar Allan Poe’nun bir seçim döneminde başına gelen olayı tam da bu noktada aktarmak uygun olacak sanırım.
Poe, edebiyat dünyasında saygı kazandıktan sonra New York’a gitmek üzere yola çıkar, Baltimore’da aktarma yapmak için trenden iner. Devamını Elliot Engel’in “Oscar Nasıl Wilde Oldu?” adlı kitabından okuyalım,
“Baltimore’a vardığında belediye başkanlığı seçimleri vardı. O günlerde seçimi kazanmak isteyen adaylar sahte adla birden fazla oy verebilecek kişileri bulup farklı oy sandıklarında oy kullandırırdı. Baltimore’da hiç kimse bir oy için bu riske girmezdi çünkü birden fazla oy veren kişi yakalanırsa bu suç ona federal hapishanede on yıla mal olurdu. Bu yüzden adaylar adamlarını tren istasyonlarına yollar, bu adamlar da kolayca aldatabilecekleri bir ahmağın trenden inmesini beklerlerdi.
            Trenden inen Poe oldu…
Siyaset şakşakçıları onu istasyon barına götürüp Baltimore limonatası dedikleri bir içki ısmarladılar. Yüzde beşi limon suyu yüzde doksan beşi alkoldü. Poe bu içkiden yedi kadeh içince zehir bütün vücuduna yayılmıştı. Adamlar hemen hemen hissizleşen Poe’yu oy sandığına yönlendirdi…” 
Seçim hilesine kurban giden Poe ne yazık ki bu olaydan üç gün sonra hastanede gözlerini açar, “Tanrım! Ruhuma merhamet et!” diye haykırır ve yaşamını yitirir.

Eşiktekiler romanının ilgi çeken değinilerinden biri de kapalı toplumların ya da grupların göç olgusuna bakışı. Sayfa 233’de, dağın tepesindeki bir köyün ibadet evinde karşılaştıkları Dedenin, “Çocuklarınızı neden tahsile göndermiyorsunuz?” sorusuna yanıtı şöyledir:
“Okuyanlarımız çıkmıştır, teşvik etmeyiz fakat mani de olmayız… Dışarıdan gelen gönderdiğimiz değildir artık, terazinin bir tarafı ağır çeker. Özümüz bizde saklıdır, bozmak istemeyiz.” diyerek yanıtlar. Dedenin, dışarıdan gelen gönderdiğimiz değildir sözü, türlü değişimler geçirmiş olan Nusret ve Sara’yı işaret eder.
Romanda bireyi öne çıkaran yazar, bireyin ruhsal bütünlüğünü sağlayabilmesi için, büyük parça yerine küçük parçaya, başkalarına yönelmiş dikkat yerine kendi özüne bakmasını önerir ve kurguladığı büyük şehir-kasaba karşıtlığıyla da bu önerisini destekler. Ancak elbette ki köklü değişimler için kilometrelerce yol kat etmek, şehir ya da ülke değiştirmek gerekmiyor.  Bireylerin özlerinde gerçekleştirecekleri devrimler ya da kendilerine yapacakları iç yolculuklar da gelişmelerinin aracı olacaktır.
Eşiktekiler’i okurken, aramızda halen yaşayan, Nusret’in Sara’nın, Nizam’ın, Ekrem Ağa’nın ve diğer karakterlerin iç yolculuklarına tanık olacak ve belki de kendi “öz”ünüzü inceleyecek, sürgünlerinizi keşfedeceksiniz.

Gönül Çatalcalı
Eşiktekiler
Tekin Yayınevi

370 Sayfa

ÇAYIM ÇİÇEK KOKUYOR

Yayla Boztaş’ın ilk kitabı “Çayım Çiçek Kokuyor” Nezih-Er Yayınları tarafından
Nisan 2016’da basıldı ve baskıdan çıkar çıkmaz Tüyap İzmir Kitap Fuarı’nda okuruyla buluştu. Kapak resmi yazara ait olan kapağın tasarımı oğlu Ekin Boztaş’a ait. 

Yirmi yedi öykü içeren, yüz doksan altı sayfalık kitap alışılmış öykü kitabı kalınlığından fazla. Bu durum yazarın epeyce biriktirmiş olduğunu, yazdıklarını okurla buluşturmakta aceleci davranmadığını düşündürüyor insana.
Öykünün ne olduğunun ayırdında olmayan yazarlar, eserlerinde vurucu etki yaratma adına(!), ölümlerin, hastalıkların, ağır travmaların birey üzerindeki yıkımlarına sığınarak öyküyü tariflemeye çalışmakta ve eserlerine de bu bakış açısıyla yön vermekte. Oysa Çayım Çiçek Kokuyor, bunların tam tersine, küçük insanların sorunlarını usul usul, telaşsız ve ince detayları yakalayan bir üslupla okura aktarmakta.
İlk kitap olduğunu düşünecek olursak Yayla Boztaş zor yolu seçerek kalemini yetkinleştirmeyi tercih etmiş, küçük eylemlerden, olaylardan, büyük sonuçlar, anlamlar çıkartmaya çalışmış ve bunu başarmış. Onun öykülerinde acınası hayatlar, beklenmedik olaylar yok. Her şey günlük yaşamın sıradanlığı içinde akıp gider. Kahramanı bir vapurda geziyor olabilir ya da sevgisiz, sohbetsiz kahvaltı masasında, eşiyle değil de kendi iç sesiyle konuşuyor olabilir.
Bir kitaba isim vermek öykücüler için pek de kolay değildir. Genel tercih öykülerden birini ad olarak seçmek olsa da kitabın ruhunu kapsayacak, bağımsız bir isim bulmak da mümkündür. Okur çeşitliliğini düşünecek, olursak beğenilerin aynı öyküde buluşma olasılığı pek de yüksek olmayabilir. Ancak Yayla Boztaş, çok doğru bir kararla, bütünü kapsayacak bir öykünün adını vermiş kitabına. Çayım Çiçek Kokuyor adlı öykü, kitabın en iyisi olma iddiasında olmayıp tüm öyküleri içine alan şemsiye niteliğindedir ve bu özelliğini alttaki satırlarla kazanır yüklenir.


Kitaptaki kadınlar çoğunlukla kendilerini istedikleri gibi ifade edemeyen, özleriyle var olmayı başaramayanlardır. Yukarıdaki paragrafta okuduğumuz gibi ağacı baba dikmiştir. Yazar, baba figürüyle erk’e de gönderme yapar ve onun tarafından onaylanma geleneğini  ve arzusunu da vurgular. Günü geldiğinde, aslında portakal değil de turunç olduğu yani “öz”ünün farklı olduğu anlaşılınca, diğer bir ifadeyle, tohum, erk’in istediği gibi tutmayınca ağaç ne yazık ki hak ettiği değeri göremez ve kimsenin el uzatmadığı meyveleri dökülür gider. Sonuç olarak o da kendini unutturma yolunu seçer, günümüzde kendi öz varlığıyla var olmayı başaramamış pek çok kadın gibi. 
Metne bakışımızı biraz daha genişletirsek bu satırların, erk’in erkek çocuk tercihine gönderme yaptığını da düşünebiliriz. Erkek çocuk sahibi olma arzusuyla dolup taşan feodal zihniyet, dokuz ay sonra kucağına kız çocuk verildiğinde elini ona uzatmak istemez(!).
Bu tür değerlendirmeler elbette ki çoğaltılabilir, farklı yaklaşımlar bulunabilir. Bir şiirin ya da öykün yorumlanması, bireyden bireye değişebileceği gibi bireyin farklı dönemlerdeki okuma biçimlerine göre de değişkenlik gösterebilir.
 Yayla Boztaş’ın dili güçlü ve anlatımı son derece akıcı. Kakafoniye düşmüyor, okuru yormuyor, uzun cümlelerden kaçıyor. Zengin bir anlatımı var.  Bazı öyküleri, acaba gerçekten tüm bu olanlar yaşandı mı dedirtecek kadar canlı.
Yazar ağırlıklı olarak dünyaya kadının penceresinden bakıyor. Öykülerden birindeki defterinin adı bile “Kırmızı Kız”. Hele Bir” öyküsü, anlatıcının erkek olduğu nadir öykülerden biri. Kitaptaki öykülerin altı yedisi ya doğrudan erkekleri, onların sorunlarını anlatır ya da erkek-kadın sorunlarını birlikte anlatır. Kalan öykülerin tamamı yalnızca kadınları anlatır.
Kitaptaki konular oldukça çeşitli. Zamansızlık, hayvan sevgisi, anne özlemi, kadının farklı yöntemlerle ezilmesi, istenmeyen kız çocuk (Günah adlı öyküde kız çocuk “dişi çakal” dır), geçmişe / anılara bağlılık, dayatılan evlilik zorlaması, karı-koca ve anne-kız iletişimsizliği, askerliğini yapmayana, işi olmayana kız verilmemesi, geleneklerin altında ezilme gibi.
Yayla Boztaş’ın öykülerinde hiciv önemli bir yer tutmakta. Kara mizah da sıklıkla başvurduğu bir anlatım yöntemi. Oturaklı Kadın öyküsü her iki özelliği de barındırması bakımından bu yazıya konu edilebilecek farklı bir öyküdür.
“İşte o gündü; kendimi kağıdın çizgileri arasına sıkışan harfler gibi duyumsamaya başladım…
Satır arasına “Düşlerimi yok ettiniz.” diye yazdım. Noktanın altına saklandım. Annem koşup noktayı kaldırdı…
… cümlede ne kadar nokta varsa atıp kocamı noktaladım… “Deli karı sonunda iyice kafayı yedin” diye bağırırken silgiyi düşürdü elinden. Silgiyi kaptım üst çizgiden geçebileceğim kadar bir yer sildim; hop dışarıdaydım… Kalemle kalın kalın karaladım sildiğim yeri…
Kocam arkamdan işaret parmağını sallayıp “Görürsün sen deli karı, tıktıracağım seni tımarhaneye,” diye bağırıyor. Ama silgi bende!
Boyama Kitapları isimli öyküsünde ise zihin karışıklığı yaşayan, geçmişi doğru anımsamakta güçlük çeken yaşlı bir kadının, sadece iki şeyi unutmayışı mizahi bir dille anlatılır. “Evde kalmış kız olmak” ve “Koca tarafından aldatılmak”. Öyküde bu iki olgu öne çıkartılarak toplumsal çivilerimize güzel bir gönderme yapılır.
Roman olsun öykü olsun bir kitabı okurun zihninde öne çıkartan önemli ögelerden biri de bireyde bıraktığı tortu. “Çayım Çiçek Kokuyor”, yanı başımızdaki insanların yaşamlarını, duygularını, öfkelerini, sevinçlerini anlatırken okurun da kendi içine dönüp bakacağı akıcı bir kitap.

Yayla Boztaş
Çayım Çiçek Kokuyor
Nezih-Er Yayınları
196 Sayfa
  
Varlık Dergisi, Ekim 2014'de yayımlandı



NAZIM HİKMET’TE CESARET ve KAÇIŞ

Yaşamı pahasına doğru bildiğini söylemekten korkmayan, politik düşünceleri nedeniyle vatanından kaçmak zorunda kalan, sevdiklerinden uzağa düşen yaralı bir şair Nazım Hikmet.


Şiirinde dediği gibi, 951’de genç bir arkadaşıyla yürüdü üstüne ölümün. O tarihten sonra ülkesine dönemedi. Anadolu’da köy mezarlığına gömülme arzusu da gerçekleşemedi. Bırakın sonsuz uykusunu yurdunda geçirmesini, Ankara eski Belediye Başkanlarından Vedat Dalokay’ın, anıtına koymak üzere Moskova’ya götürdüğü vatan toprağı bile sorun oldu. Nazım Hikmet acaba hayal edebilir miydi, bin dokuz yüz seksen dörtlere gelindiğinde, İstanbul’un en ünlü, en güzel yerlerinden biri olan Sevda Tepesi’nin, yani vatan toprağının bir parçasının Suudi Kral’a satılmış olabileceğini ya da Almanların, Rusların, Hollandalıların ve başka yabancıların ülkemizde mülk edinebileceklerini?
Gördüğü yanlışları çekinmeden söyleyebilen şair, yürekli olmanın bedelini hep ödedi. Hem ülkesinde hem de ikinci vatanı Sovyetler Birliği’nde. Büyük umutlarla, heyecanla gittiği ülkedeki uygulamalar hiç de hayal ettiği gibi değildi. O yıllar Stalin dönemiydi. Bürokrasi öylesine başını alıp gitmişti ki yöneticiler emekçilerden, halktan kopmuşlardı. Sosyalizmin teorisinde sorun yoktu ancak uygulamada hatalar vardı. Nazım Hikmet, gördüğü hataları eserlerinde işlemekte gecikmedi. Şiirleriyle, tiyatro oyunlarıyla, halkın ve yöneticilerin dikkatini çekmeye çalıştı. “İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu?” işte bu amaçla yazılmış oyunlarından biri.
Oyundaki olaylar, sosyalizmin kurulmuş ya da temellerinin atılmış olduğu herhangi bir yerde geçmektedir. Burası Romen, Arnavutluk ya da Çin kasabalarından biri olabilir.
Oyunun başkişisi Petrof bürokrattır. İdeal yöneticidir. Herkes tarafından sevilir, halktan kopmamıştır, çalışkandır. Pek çok devlet görevlisi, halkın ihtiyacı olan belgeleri günlerce imzalamazken, o bulunduğu kasabanın en yetkili çalışanı olduğu halde her ortamda ve koşulda halkı memnun etmek için durmaksızın çalışır. Hiyerarşiden hoşlanmaz. Yanında çalışanlara dostça, arkadaşça davranır. Boş vakitlerinde onların işlerini üstlenecek kadar alçakgönüllüdür. Mesai saati dışında bile olsa gelen vatandaşı geri çevirmez.  

            İvan İvanoviç ise Petrof’u etkisi altına alarak, çevresiyle iletişimini kopartan, tembelliğe yöneltendir. Egosunu pohpohlar, onu kasıntı, halden anlamaz, “bugün git yarın gel”ci  bürokrata dönüştürür.
“KASKETLİ: (Petrof’a Konstantin Sereyeviç’i işaretle) Ne yapıyor farkında mısın?
PETROF: Dilekçeleri tasnif ediyor…
KASKETLİ: Okumadan…
PETROF: Sonra okuyacak…
KASKETLİ: Sıra ile birini kırmızı, öbürünü bak mavi, ötekini sarı boyalı kalemle işaretliyor. Bak…
PETROF: Görüyorum.
KASKETLİ: Kırmızı işaretlileri yarın okuyacak… Mavi işaretlileri incelensin diye geri gönderecek… Amma okumadan… Sarıları ise reddedecek yine okumadan…”

Petrof, artık halkın sorunlarıyla ilgilenmeyen duyarsız bir memur olmuştur. Halkla iletişimi öylesine kopmuştur ki otobüs, troleybüs, tramvay gibi toplu taşıma araçlarının halen çalışıp çalışmadığı bilgisinden dahi yoksundur.
Oyunun sonunda, Petrof’la İvan İvanoviç aynı insan olduğu anlaşılır. Petrof’un değişiminden önceki dönem, Sovyetler Birliği’nin ilk yıllarına, yani devrimin yeni yapıldığı Lenin’li yıllara, değişiminden sonraki hali de Stalin dönemine işaret etmektedir.
Oyunun diğer önemli iki karakterinden “Kasketli”, işçi sınıfını, “Hasırşapkalı” ise işçi sınıfını küçümseyen kesimleri sembolize eder.
“KASKETLİ: (Seyircilere Hasırşapkalıyı işaretle) Bu ne biçim tanıştırma. (Seyircilere) Ben, işçisi, kolhozcusu, aydınıyla, halkım. (Hasırşapkalıyı göstererek) Bu da bana ‘basit halk’ diyendir.”
Epik teknikler kullanılarak yazılmış üç perdelik oyun, bin dokuz yüz elli beş yılında Moskova’da yazılmış. Türkçe ilk baskısı, şairin Sofya’da yayımlanan “Bütün Eserleri” serisinin altıncı cildinde yayımlanmış. Ülkemizde ise Kaynak Yayınları tarafından bin dokuz yüz seksen beş yılında ilk baskısı yapılmış.
Nazım Hikmet, oyunun sahneleneceği ilk gün Moskova’dan epeyce uzaktadır,
endişelidir. “Aklım fikrim satirde(*). Moskova Şehir Tiyatrosu’nda piyesim oynanacak. Prömiyerinde bulunamayacağım, Moskova’dan trenle dört günlük yoldayım, ama yüreğim hop hop atıyor. Tiyatro son dakikada piyesten bir şey çıkardı mı, çıkarmak zorunu duydu mu, piyese bir şey kattı mı, aman ters anlaşılmasın diye izahlarda filan bulundu mu tenkit yazısı çıkacak mı şöyle esaslı bir yerde, yoksa susulacak mı ve en önemlisi seyirciler nasıl karşıladı?”  
Endişelendiği kadar vardır. İlk gece polis tiyatroya baskın düzenler. Sahnede boydan boya asılı posterde yer alan adamlardan biri Stalin’e benzemektedir. Ayda yedi kez sahnelenmesi planlanan oyun repertuardan çıkartılır. Sovyetler Birliği o tarihten itibaren Nazım Hikmet için daha da tehlikeli hale gelir. Çünkü oyunun Stalin’i eleştirdiği iddia edilmiştir.
İkinci perdenin sonunda İvan İvanoviç, epik bir unsur olarak, Nazım Hikmet’e seslenir. Bu sahnede Nazım neden bu hicviyeyi yazdığını anlatır.
            “İVAN İVANOVİÇ: … Nazım Hikmet, Hikmet oğlu Nazım Ran… Cancazım… Biliyorum Sovyetler Birliği ikinci yurdunuzdur. Sovyet insanlarını seversiniz, sayarsınız… Eski partilisiniz. İyi güzel, amma Sovyetlerde geçen bir hikâyeyi anlatan ilk piyesiniz hicviye mi olmalıydı? Tipik Sovyet insanı Petrof mudur? Ben miyim? Niye Petrof’un itibarını kırmağa kalkışıyorsunuz? Ne diye bizimle uğraşıyorsunuz? Zaten işimiz gücümüz başımızdan aşkın… Rahat bırakın bizi… Hani ne de olsa yakışık ta almıyor… Ne de olsa misafirsiniz şurada… Sovyet halkının konukseverliğini kötüye kullanmak doğru mu? Sonra konuğun kusuruna bakılmaz amma, bir hadde kadar… Demek istediğim bu piyesi yazmaktan vazgeçin… Hem sizin için, hem bizim için, hem de bu oynamağa kalkışacak tiyatrolar için, eğer böylesi bulunursa, daha iyi… Yok ille de yazacaksanız sonunu tatlıya bağlayın.
NAZIMIN SESİ: Boşuna İvan İvanoviç. Benim de zayıf taraflarım tümenle, ama yakalayamadın onları. Senden doludizgin nefret ettiğim, Petrof’u doludizgin sevdiğim için yazacağım bu piyesi… Sovyetler Birliğinde konuksam; iyi konuk, hane sahibini sokmak isteyen yılan görürse başını ezer. Yok hane sahibiysem de iş değişmez. Ezeceğim başını senin… Sonu da senin istediğin gibi değil…
KASKETLİ: Benim istediğim gibi olacak… Hah hah hah! Kah kah kah.”

            Düşünceleri uğruna hayatını tehlikeye atmaktan kaçınmayan Nazım Hikmet’e karşılık, bir de çekingen Nazım Hikmet vardı.
            Kalp rahatsızlığı geçirip uzunca süre hastanede yattıktan sonra eve çıkan şair, doktoru Galina Gregoryevna Kolesnikova’yla aynı evde yaşamaya başladı. Galina, onun sadece doktoru değil, aynı zamanda sekreteri, tercümanı, rehberi kısacası her işini organize edeniydi ve çevresindeki pek çok kadın gibi Nazım’a âşıktı. Birlikte oldukları süre boyunca Galina onu dört kez hayata döndürdü. Yirmi dört yaşındaki genç bir kadına, Vera’ya âşık olmasıyla yedi yıllık beraberlik Nazım için bitti. Fakat bunu Galina’ya söyleyemedi. Gitmeye karar verdiği gece,  üstünde pijamaları, ayağında terlikleriyle, konukları Babayev’i geçirmek bahanesiyle evden çıktı, Babayev’in arabasına bindi ve kaçtı. Daha sonra Galina’ya “Canım, kızım, anam, yoldaşım, bacım Memet'im, Münevver'im, Galyam!  Bunu yapıyorsam başka bir şey yapamadığım içindir… diye başlayan mektubunu yolladı. Galina ise çok üzgün olmasına karşın, sevdiği adama ilaçlarıyla birlikte en kalın kazağını yolladı. Bununla da yetinmedi Nazım’ın oturduğu bölgede görev yapan doktor arkadaşını arayarak ona göz kulak olmasını istedi.
Yaşamını hiçe sayarak ideallerini savunan, bu uğurda ülkesinden, sevdiklerinden ayrı yaşamak zorunda kalan, konuk olduğu ülkede de sürgünü göze alarak sistemi eleştiren, “yılan”ı gösteren cesur Nazım Hikmet ve minicik bir kadına, başkasına âşık olduğunu söyleme cesaretini kendinde bulamayan bir başka Nazım Hikmet.

Yeni olanın vaat ettiği heyecan, bilinene duyulan güven, minnet…
Yüreğin mangal gibi olsa da kaçmak bazen kaçınılmazdır.


 (*) Moskova Satir Tiyatrosu

Kaynakça:
Nazım Hikmet /İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu?  Piyes, 110 Sayfa,  Kaynak YayınlarıHece Nazım Hikmet Özel Sayısı -121/Şaban Sağlık - Oyun Yazarı Olarak Nazım Hikmet (S-361)Radikal Gazetesi – “Nâzım'ın yedi yıllık biricik aşkı” http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=5724

Yazan: Nalan Yılmaz

Dünya, Yetindiğimizden Çok Daha İyi Bir Yer Olabilir

GÖSTERİ PEYGAMBERİ

Gösteri Peygamberi, Chuck Palahniuk’un belki de en dikkat çeken romanı.  Kitaptaki tüm eleştiriler, yeryüzü cenneti kurmaya çalışan Creedish Mezhebi üyesi Tender Branson üzerinden anlatılır. Bugüne kadar kapitalist sistemi,  kurumlarını ve değer yargılarını eleştiren pek çok kitap yayımlandı. Sanırım hiçbirinin eleştiri yelpazesi bu kadar geniş değil.
           Yazar, alışılmış değerleri yıkmaya, kitabın bölüm sayılarını ve sayfa numaralarını büyükten küçüğe sıralayarak başlar.



Anlatıcının içinde bulunduğu uçak, tek motoru çalışır durumdadır, benzini bitmiştir. Okuduklarımız ise onun karakutuya yaptığı ses kaydıdır. Sayfaları çevirdikçe, uçak giderek irtifa kaybedecek gibi gelse de okura, gerçekte durum elbette öyle değildir. Ancak kitabın bu yapısı uçağın düşeceği kaygısını canlı tutar ve okuma süresince sona değil aslında başa gidilir.
Tender Branson, Creedish mezhebinin hayatta kalan son üyesi olarak medyanın ilgi odağıdır. Bu özelliği sebebiyle, her şeyi paraya çevirmeyi hedefleyen şirketler için, insandan ziyade ticari değeri yüksek bir nesnedir. Bir ilaç firması, reklamlarında kullanmak üzere onunla iletişime geçer. Böylece, Tender Branson her şeyin kurgulandığı gösteri dünyasına adımını atar. Gösterilerinde ayin cüppesi giyer, konuşmasına âmin diyerek başlar... “Sizler, ebedi hayat, sonsuz sevgi ve iyilik dolu bir evrende barışın çocuklarısınız, falan, filan. Barış sizinle olsun.” derken bir yandan da “Metin yazarları bu lafları nereden buluyor, bilmiyorum.”  (s-150) diye düşünür.

Anlatıcının, mezhebin yaşayan son üyesi olması, onun medya maymunu olmasına yeter de artar bile. Menajeri, onun imzasıyla hemen bir “Gündelik Dualar Kitabı” yazdırır, “Orgazmı Geciktirme Duası, Sigarayı Bırakma Duası, Ereksiyonu Sürdürme Duası, Havlayan Köpekleri Susturma Duası, Araba Alarmlarını Susturma Duası. Park Cezalarını Önleme Duası” (s-136) Hepsi de günümüzün sorunları.  Bu duaların olduğu bir kitap kaç bin basar tahmin bile edemiyorum.
Branson, bir misyoner olarak yetiştirilmiştir ve vakti gelince, diğer mezhep üyeleri gibi dış dünyaya çalışmaya gönderilir. Üyelerin yaşamları, kilise ve çalışmaktan ibarettir. Böylece bireyin başka bir şey düşünmesine, sorgulamasına olanak tanınmaz.  Din ve çalışma, iki temel öge. İnsan yığınları günahtan korkmalı, korktukları için ibadet etmeli, sistem için sürekli çalışmalı, kazandığını sistem için harcamalı. Ucuza çalışmalı, yetmeyen para için borçlanmalı, borcunu ödeyebilmek için daha çok çalışmalı, paraya taparak günah işlediği için daha çok ibadet etmeli. Bu döngüye kapılmaktan olsa gerek kahramanımız “Sorunum gerçekte her neyse, onun düzeltilmesini istemiyordum. İçimdeki küçük sırların hiçbiri su yüzüne çıkmak ve mitlerle, çocukluğumla veya kimyasal reaksiyonlarla açıklanmak istemiyordu. Geriye hiçbir şey kalmayacağından korkuyordum. Bu yüzden içimdeki gerçek kin ve korkular hiçbir zaman gün ışığına çıkmadı.” der sayfa 225’de.
Söz konusu edilgen, kişiliksizlik ve kimliksiz olma hali, bireylere verilen isimlerde kendini daha net gösterir. Doğan tüm kız çocuklarına Biddy adı verilir. İlk erkek çocuk hariç tüm erkek çocuklara da Tender adı verilir. İlk erkek çocukların adı ise hep Adam olur. Bireylerin kurgulanmış aynılığı, giderek insanları böcekler ya da koyunlar gibi yapacaktır: “Hepimiz aynı televizyon programlarını izliyoruz, diyor dudak. Radyoda aynı şeyleri duyuyoruz, birbirimize aynı şeyleri söylüyoruz. Hayatın hiç sürprizi kalmadı. Hep aynı şeyler olup duruyor. Tekrarlar... / Çok yakında aynı anda aynı şeyleri düşünmeye başlayacağız. Mükemmel bir uyum içinde olacağız. Senkronize. Birleşmiş. Eşit. Kati. Karıncalar gibi. Böcekler gibi. Koyunlar gibi.” (s-120).

Kitapta, “Çok yakında aynı anda aynı şeyleri düşünmeye başlayacağız.” Denmiş olsa da baskının, adaletsizliğin hüküm sürdüğü günümüzde, medya aracılığıyla kitlelere aynı şeyleri düşündürme çalışmalarının başlatılmadığını kim garanti edebilir. Yazarın, “Hep aynı şeyler oluyor… tekrarlar…” cümlesiyle, Andrew Niccol’un yazdığı, Peter Weir'ın yönettiği 1998 yapımı The Truman Show’a gönderme yapıp yapmadığı bilinmez ancak yazdıklarının, aklıma bu filmi getirmiş olması amacına ulaştığını gösterir. Peki, bunca kıstırılmayla bunalmış birey kurtuluşu arar mı? “İnsanlar hayatlarının kurtulmasını istemiyorlar. Hiç kimse sorunlarının çözülmesini istemiyor. Dramlarının. Önemsiz meselelerinin. Hikâyelerinin çözümlenmesini, pisliklerinin temizlenmesini istemiyorlar. Çünkü geriye ne kalacağını biliyorlar. Büyük ve korkunç bir bilinmeyen.” (s-305).  Görüldüğü gibi yerine koyacak bir şeyi olmayanlar yüklerinden kurtulmak istemiyor.
Dünyamızda özgürlük arayışları azalacağına giderek artıyor. Günümüz insanı, daha fazlasının peşinde koşarken elindekini de kaybetme tehlikesinde. Örneğin, gösteri hakkı elinden alınan ya da kullanmasına izin verilmeyen toplumlar, özgürlüklerini,  kendilerini hiç de yalnız hissetmedikleri sanal âlemde ilan etmekte. Kitapta, ne yapması ya da yapmaması gerektiği, sürekli başkaları tarafından belirlenen ve özgür olamayan bireyin, konuya ilişkin düşünceleri ise şöyle verilir: “Gerçek şu ki her zaman bana ne yapmam gerektiğini söyleyen biri oldu hayatımda. Kilise. İşverenlerim. Ve yalnız kalmaya dayanamıyorum. Özgür olma fikrini kaldıramıyorum.” (s-176).
Kitabın değindiği can alıcı noktalardan biri de medya. Bir insanı aziz yapan en önemli faktör, medyada ne kadar yer aldığıdır.der menajer sayfa 166’da. Günümüzde medyanın dünya üzerindeki gücünü inkâr etmek olası değil. Tüm iktidar sahiplerinin ve sermaye sahiplerinin medya hırsları düşünülecek olursa, bu gücün sınırları ya da sınırsızlığı daha net anlaşılabilir. Anlatıcıya göre “Kurtuluşun sırrı ne kadar dikkat çekebildiğinizde yatıyor… İzleyici oranınızda. Medyanın sizinle ne kadar ilgilendiğinde…” (s-165). Reyting konusu İsa’ya kadar uzanır, okura, din ve Mesih kavramlarına farklı açılardan bakma olanağı sağlar. Dindeki şekilcilik ise yine İsa üzerinden ele alınır, “Çarmıha gerilme sırasında izleyici sayısı düşük olsaydı, olayı başka zamana erteler miydi… İsa’nın neredeyse çıplak olmadığı bir haç görmedim. Hiç şişko bir İsa görmedim… İsa, belinden yukarısı çıplak olarak bir kot markası veya erkek parfümü için modellik yapacak görünüşte.” (s-164). Birkaç cümle ile çok büyük ve yerleşik kurumları sorgulatmak, öğrenilmiş bilgi kalıplarımızı sarsmak! Palahniuk bu konuda çok başarılı.
Sayfası 312’de, “… beni duyabilecek misiniz bilmiyorum. Ama duyabiliyorsanız dinleyin. Ve eğer dinliyorsanız bulduğunuz, yolunda gitmeyen her şeyin hikâyesidir.” diyen Branson’ın anlattıklarında, yolunda gitmeyen ne çok şey olduğunu gören bireyin, kendisi için üzülmemesine olanak var mıdır? Oysa “Dünya yetindiğimizden çok daha iyi bir yer olabilir.” (s-283).

Chuck Palahniuk
Gösteri Peygamberi
Ayrıntı Yayınları

312 Sayfa

Kurşun Kalem Edebiyat Dergisi / Temmuz Ağustos Eylül 2016 / Sayı 41

Yazan: Nalan Yılmaz