öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ÇAYIM ÇİÇEK KOKUYOR

Yayla Boztaş’ın ilk kitabı “Çayım Çiçek Kokuyor” Nezih-Er Yayınları tarafından
Nisan 2016’da basıldı ve baskıdan çıkar çıkmaz Tüyap İzmir Kitap Fuarı’nda okuruyla buluştu. Kapak resmi yazara ait olan kapağın tasarımı oğlu Ekin Boztaş’a ait. 

Yirmi yedi öykü içeren, yüz doksan altı sayfalık kitap alışılmış öykü kitabı kalınlığından fazla. Bu durum yazarın epeyce biriktirmiş olduğunu, yazdıklarını okurla buluşturmakta aceleci davranmadığını düşündürüyor insana.
Öykünün ne olduğunun ayırdında olmayan yazarlar, eserlerinde vurucu etki yaratma adına(!), ölümlerin, hastalıkların, ağır travmaların birey üzerindeki yıkımlarına sığınarak öyküyü tariflemeye çalışmakta ve eserlerine de bu bakış açısıyla yön vermekte. Oysa Çayım Çiçek Kokuyor, bunların tam tersine, küçük insanların sorunlarını usul usul, telaşsız ve ince detayları yakalayan bir üslupla okura aktarmakta.
İlk kitap olduğunu düşünecek olursak Yayla Boztaş zor yolu seçerek kalemini yetkinleştirmeyi tercih etmiş, küçük eylemlerden, olaylardan, büyük sonuçlar, anlamlar çıkartmaya çalışmış ve bunu başarmış. Onun öykülerinde acınası hayatlar, beklenmedik olaylar yok. Her şey günlük yaşamın sıradanlığı içinde akıp gider. Kahramanı bir vapurda geziyor olabilir ya da sevgisiz, sohbetsiz kahvaltı masasında, eşiyle değil de kendi iç sesiyle konuşuyor olabilir.
Bir kitaba isim vermek öykücüler için pek de kolay değildir. Genel tercih öykülerden birini ad olarak seçmek olsa da kitabın ruhunu kapsayacak, bağımsız bir isim bulmak da mümkündür. Okur çeşitliliğini düşünecek, olursak beğenilerin aynı öyküde buluşma olasılığı pek de yüksek olmayabilir. Ancak Yayla Boztaş, çok doğru bir kararla, bütünü kapsayacak bir öykünün adını vermiş kitabına. Çayım Çiçek Kokuyor adlı öykü, kitabın en iyisi olma iddiasında olmayıp tüm öyküleri içine alan şemsiye niteliğindedir ve bu özelliğini alttaki satırlarla kazanır yüklenir.


Kitaptaki kadınlar çoğunlukla kendilerini istedikleri gibi ifade edemeyen, özleriyle var olmayı başaramayanlardır. Yukarıdaki paragrafta okuduğumuz gibi ağacı baba dikmiştir. Yazar, baba figürüyle erk’e de gönderme yapar ve onun tarafından onaylanma geleneğini  ve arzusunu da vurgular. Günü geldiğinde, aslında portakal değil de turunç olduğu yani “öz”ünün farklı olduğu anlaşılınca, diğer bir ifadeyle, tohum, erk’in istediği gibi tutmayınca ağaç ne yazık ki hak ettiği değeri göremez ve kimsenin el uzatmadığı meyveleri dökülür gider. Sonuç olarak o da kendini unutturma yolunu seçer, günümüzde kendi öz varlığıyla var olmayı başaramamış pek çok kadın gibi. 
Metne bakışımızı biraz daha genişletirsek bu satırların, erk’in erkek çocuk tercihine gönderme yaptığını da düşünebiliriz. Erkek çocuk sahibi olma arzusuyla dolup taşan feodal zihniyet, dokuz ay sonra kucağına kız çocuk verildiğinde elini ona uzatmak istemez(!).
Bu tür değerlendirmeler elbette ki çoğaltılabilir, farklı yaklaşımlar bulunabilir. Bir şiirin ya da öykün yorumlanması, bireyden bireye değişebileceği gibi bireyin farklı dönemlerdeki okuma biçimlerine göre de değişkenlik gösterebilir.
 Yayla Boztaş’ın dili güçlü ve anlatımı son derece akıcı. Kakafoniye düşmüyor, okuru yormuyor, uzun cümlelerden kaçıyor. Zengin bir anlatımı var.  Bazı öyküleri, acaba gerçekten tüm bu olanlar yaşandı mı dedirtecek kadar canlı.
Yazar ağırlıklı olarak dünyaya kadının penceresinden bakıyor. Öykülerden birindeki defterinin adı bile “Kırmızı Kız”. Hele Bir” öyküsü, anlatıcının erkek olduğu nadir öykülerden biri. Kitaptaki öykülerin altı yedisi ya doğrudan erkekleri, onların sorunlarını anlatır ya da erkek-kadın sorunlarını birlikte anlatır. Kalan öykülerin tamamı yalnızca kadınları anlatır.
Kitaptaki konular oldukça çeşitli. Zamansızlık, hayvan sevgisi, anne özlemi, kadının farklı yöntemlerle ezilmesi, istenmeyen kız çocuk (Günah adlı öyküde kız çocuk “dişi çakal” dır), geçmişe / anılara bağlılık, dayatılan evlilik zorlaması, karı-koca ve anne-kız iletişimsizliği, askerliğini yapmayana, işi olmayana kız verilmemesi, geleneklerin altında ezilme gibi.
Yayla Boztaş’ın öykülerinde hiciv önemli bir yer tutmakta. Kara mizah da sıklıkla başvurduğu bir anlatım yöntemi. Oturaklı Kadın öyküsü her iki özelliği de barındırması bakımından bu yazıya konu edilebilecek farklı bir öyküdür.
“İşte o gündü; kendimi kağıdın çizgileri arasına sıkışan harfler gibi duyumsamaya başladım…
Satır arasına “Düşlerimi yok ettiniz.” diye yazdım. Noktanın altına saklandım. Annem koşup noktayı kaldırdı…
… cümlede ne kadar nokta varsa atıp kocamı noktaladım… “Deli karı sonunda iyice kafayı yedin” diye bağırırken silgiyi düşürdü elinden. Silgiyi kaptım üst çizgiden geçebileceğim kadar bir yer sildim; hop dışarıdaydım… Kalemle kalın kalın karaladım sildiğim yeri…
Kocam arkamdan işaret parmağını sallayıp “Görürsün sen deli karı, tıktıracağım seni tımarhaneye,” diye bağırıyor. Ama silgi bende!
Boyama Kitapları isimli öyküsünde ise zihin karışıklığı yaşayan, geçmişi doğru anımsamakta güçlük çeken yaşlı bir kadının, sadece iki şeyi unutmayışı mizahi bir dille anlatılır. “Evde kalmış kız olmak” ve “Koca tarafından aldatılmak”. Öyküde bu iki olgu öne çıkartılarak toplumsal çivilerimize güzel bir gönderme yapılır.
Roman olsun öykü olsun bir kitabı okurun zihninde öne çıkartan önemli ögelerden biri de bireyde bıraktığı tortu. “Çayım Çiçek Kokuyor”, yanı başımızdaki insanların yaşamlarını, duygularını, öfkelerini, sevinçlerini anlatırken okurun da kendi içine dönüp bakacağı akıcı bir kitap.

Yayla Boztaş
Çayım Çiçek Kokuyor
Nezih-Er Yayınları
196 Sayfa
  
Varlık Dergisi, Ekim 2014'de yayımlandı



KURT


Kutsal metinlerin, bankaların, kasaların, internet sitelerinin, bina girişlerinin, telefonların, televizyonların, bilgisayarların şifresi olduğuna göre insanların şifresi neden olmasın?  Örneğin benim şifremi, bilen tüm kapılarımı açamaz mı?  Şarkı, şekerleme,  değerli taş,  para, esrar, silah, paraşüt ya da ayarsız bir şiir… şifremin ne olduğu tüm ilişkilerimi belirlemez mi?  Lambaya püf de… Şifresi paraşüt olanla petrol olan bir olur mu?

Trenin dumanı tepesinde.  Parçalamak, yakıp yıkmak istercesine ilerliyor. Her engelde yeniden doğuyor. Kendine yeni tüneller açıyor.  Köprü yapıp üstünden geçiyor.  Hayvanlara bitkilere değil ama bağrında taşıdığı insana öfkeli. Zorunlu rotadan bıkkın.  İstediklerini yapamadıkça öfkelenip daha da dumanlı küfürler savuruyor.  Boynumu uzatıp yatıyorum raylara. Kim bilir şifrem belki bu raylardır. Tren gelir hoş gelir…

Boyunlarına taktıkları beşi bir yerdelerle beş vakti kendilerine şifre yapanlar, beş odalı evlerde beşerli sekse yumulanlar, beşgen yapılarda beş beş para sayanlar…  Onların da şifresi “penc”midir? Ki pençe de bu kelimeden türememiş midir?




Sen gittiğinde incecik bir ses duydum.  Kırt, kırt, kırt… Ses çok yakınımdaydı, soluğu yüzüme vuruyordu. Oturduğum koltuğun altından gelir gibiydi. Hemen koltuğu ters çevirdim. Durup kulak kesildim. Sustu. Sonra yine başladı. Bu kez perdeden gelir gibiydi. Hepsini indirdim kornişten, yığdım odanın ortasına.  Başladım dikişlerini sökmeye.

Raylar orta doğudan vagonlar dolusu insan taşıyor. İçlerinde serin sulara gömülecekler var.  Dayanıksız şişme botlara, kısa zamanda bozulacak motorlara elli kişi yerine yüz kişi binecekler. Patlak can yelekleri de cabası. Doğudan batıya, savaş dünyasından umut dünyasına yolculuk. Burada şifre, kafa başına “iki bin dolar”. Ölüme beş var. Azrail, ıssız bir kıyıda, simsar bir puştun gözlerinden bakıyor dünyaya.

Kemirme sesi devam ediyor. Nereden geldiğini hala bulamadım. Her cismi bölmeye, kesmeye, parçalamaya koyuldum. Sıra radyoya geldiğinde, kaldırıp camdan dışarı attım. Zaten ölü sayısından başka bir şey vermiyordu.  Ses parkelerden geliyor olabilir miydi?  Tek tek onları da söktüm. Boşuna. Yorgunluktan yere yığıldım. Kendimi dinlemeye başladım. O anda anladım ki ses artık dışımda değil, içimdeydi. Beni kemirmeye başlamıştı.  Suçluluk duygusu gibi.

Vicdan denen arsız yapışmaya görsün adamın yakasına. Anası, babası olmayan çocuklara ücretsiz verdiğim dersler beni kurtarmaz mı dedim.  İçimdeki kurt dudak büküp onlar sayılmaz dedi. Yerlerde sürünen yaralılar vardı, onlara yardım ettim dedim, güldü.

Aynada kendime baktım. Gözlerimin çevresi morarmıştı. Yüzüm bembeyazdı.  Dünya kan içindeydi. Televizyondan bir alkış koptu. Bir erkekle kadın daha evlenmeye razı edildi.  

Kurt içimi kemirmeye devam ederken şifremi sordu. Bilemedim. Işıklı bir prizma yardımcı olabilirdi. Peşine takıldım. Yoksul bir mahalleyi gösterdi bana. Ders verdiğim çocuklar çevremde. Zorluyorum zihnimi, şifrem sevgi mi?

Prizma bu kez saraya benzer bir yapı gösterdi. Çevresinde dans eden yüzlerce soytarıdan biri “korku”yu fısıldadı kulağıma, kahkahayla gülerek. Sabahsız geceler işte o zaman başladı.

Dudaklarım çatlak, kalbim kırıktı. Korkudan ödüm patlıyordu ve ben hala şifremin ne olduğunu bulamamıştım. Hayatım hızla gözümün önünden geçti. Korku yanına şüpheyi de çekti.

Anladım ki ben artık iflah olmam.
            İnsanın içine, kurt bir kere düşmeye görsün.          


Yazan: Nalan Yılmaz  

BUCA EĞİTİM'DE BİR GÜN

6 Mayıs 2016 benim için çok heyecanlı güzel bir gündü. Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Türkça 1-A Sınıfının konuğuydum o gün. Sevgili Devrim Sıla Kara, beni sınıflarına yaklaşık bir ay kadar önce davet etmişti ve ben o günden beri 6 Mayıs’ı iple çekiyordum.



Kampüse ulaştığımda beni güler yüzlü üç güzel insan, Devrim Sıla Kara, Laleş Güçlü, Furkan Su ve Kemal Köylü karşıladılar. Kafede çaylarımızı içip biraz sohbet ettikten sonra sınıfa geçtik. O kadar çeşitli ve güzel sorular hazırlamışlardı ki kendimi, düşüncelerimi anlatmakta hiç zorlanmadım. İnsanın karşısında son derece dinamik ve ilgili gençler de olunca siz tahmin edin keyfimi.
Sosyal yaşama, edebiyata, yazmaya ve öyküye dair pek çok soru sordular. Ben hızımı alamamış olacağım ki soruların tamamı sorulamadan seksen dakika su gibi aktı geçti. Yine de süreye takılmayın isterseniz devam edebilirsiniz diyerek de nezaketlerini gösterdiler.
Tahtaya, kitabımdan alınmış bir cümlenin yazılmış olduğunu fotoğraflardan gördüm :))

Söyleşi bittiğinde bana “Geleceğin öğretmenleri olan bizlerden neler bekliyorsunuz?” sorusunu sordular ki aramızda anlaşsak bu kadar denk düşemezdi bu soru. Evet, tüm edebiyat öğretmeni adaylarından ve görevdeki öğretmenlerimizden çok önemli bir talebim vardı. Böylece onlara da bunu söyleme olanağı bulmuş oldum. Onlardan, öğrencilerine dil bilgisi kurallarını çok iyi öğretmelerini rica ettim. Ne yazık ki ülkemizde en büyük yayınevleri bile bu konuda yeterli hassasiyette değiller. Ben onların gözlerinde iyiyi, güzeli öğretme isteği gördüm, umarım öğrencileri de en az onlar kadar istekli olur.

O günün güzel yanlarından biri de geleneksel Aşure Günü olmasıydı. Hele de benim gibi aşureyi çok seven biri için. Canlı müzik dinletilerinin eşliğinde afiyetle aşurelerimizi de yedikten sonra ayrılma vakti geldi ve ister istemez ayrıldım.

Bana bu güzel, anlamlı günü yaşatan, Öğretim Görevlisi Sayın Feyyaz Sağlam’a, 1-A sınıfı öğrencilerine, projede görev alan Laleş Güçlü, Hilal Pehlivan, Sümeyye Özcan, Selma Darcan, Kemal Köylü, Kerem Arslan, Şule İnce, Nisa Arslan, Pervin Çiçek, Furkan Su, Doruk Çetiner, Gizem Işıldar'a çok teşekkür ederim ve tabi özel bir teşekkür de Devrim Sıla Kara’ya.

Hepsiyle tekrar görüşebilmek dileğiyle...





Öyküye Bir De Yakın'dan Bakın

14 Şubat Dünya Öykü Günü’nde Öyküye bir de Yakın’dan baktık.  Gençlerle orada buluştuk. Açık söyleyeyim bu kadar keyifli bir 14 Şubat yaşamamıştım.

Yakın Kitabevi’nde düzenlenen “Edebiyat Hayata Ne Katar?” konulu etkinlik, yazar Handan Gökçek'in moderatörlüğünde yapıldı. Toplandığımız salon fazlasıyla kalabalıktı.  Edebiyatın özellikle öykünün kıymetinin büyük kitlelerce pek de bilinmediği ülkemizde gençlerin ilgisi görülmeye değerdi ve gelecek için büyük umutlar verdi bana. Benim de konuk yazar olarak çağrılı olduğum etkinliğe Buca Anadolu Lisesi, Cihat Kora Anadolu Lisesi, İzmir Türk Koleji, Buca 85. Yıl Anadolu Lisesi, Atatürk Lisesi öğrencilerinin yanı sıra yazar Nursel Çetin, eğitimci-yazar Nevzat Süer Sezgin, yazar Eşref Karadağ katıldılar.


Dünya öykü günü için bir tarih belirlenmezden önce Ankara’da her yılın 14 Şubat’ında Öykü Günü kutlaması yapılırdı. Özcan Karabulut 2002 yılında bu uygulamanın dünyaya yayılması fikrini paylaştı ve önerisi Uluslararası Pen Örgütü’ne iletildi. Ertesi yıl yani  2003’de Dünya Öykü Günü kutlanmaya başlandı. Handan Gökçek açılış konuşmasına, Özcan Karabulut’un bu mücadele sürecini anlatarak başladı. 

Handan Gökçek'in konuşmasından bir bölüm


Ardından yazarlara ve sırasıyla gençlere “Edebiyat Hayata Ne Katar?” soru soruldu. Bu soruya ilişkin şunlara değindim:
 “Edebi metinler okurla yazarın karşılaştıkları materyallerdir. Yazar kendince bir şeyler yazmış ve kitabını okura teslim etmiştir ve okurdan beklentileri vardır. Metnini beğenmesi, anlaması, kafasında çoğaltması vs gibi. Kitabı okumak için kapağını açan okurun da beklentileri vardır. Keyifli zaman geçirmek, yeni bir şeyler öğrenmek, heyecan yaşamak gibi. İşte edebiyat bana göre, birbirini hiç tanımayan okur ve yazarın karşılaşmaları, tanışmaları, tanışıyorlarsa dostluklarının pekişmesidir ya da belki de birbirlerinden sonsuza dek uzaklaşmalarıdır. Edebiyatın hayata bir diğer önemli katkısı ise idealleri beslemesidir, kitleleri yönlendirmesidir. Sevgiliye, çocuğa, kediye… duyulan özlemi dışa vurma aracıdır, bireylerin bakış açısını değiştirebilir, geçmiş hakkında bilgi verebilir.”
 Elbette ki bu sorunun yanıtı kişiden kişiye değişebileceği gibi bir kişinin yaş evrelerine göre de değişebilir. Ancak bir yazar olarak ben hazır karşımda onca genç görünce ilk ağızda bunları söyleme gereği duydum.




Etkinliğin ikinci bölümü interaktif öykü atölyesi ile geçti. Edebiyat öğretmenleri  Aysel Kocadağ ve Nilüfer Yıldız Şendur’un yönetiminde yapılan atölyede Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masallarının çeşitli yerlerinin değiştirilmesiyle farklı sonlar yazılması istendi. Beş gruba ayrılan gençlerden çıkan sonuçlar oldukça yaratıcı idi.

 

Bu etkinlikte Handan Gökçek mümkün olduğunca gençlere fırsat tanıyarak onları konuşmaya teşvik etti ve bu toplantıyı hepimiz için farklı kılan da bu oldu. Zamanımız olsaydı ben de gençlere kendi öykü anlayışımdan aşağıdaki cümlelerle biraz bahsetmek isterdim.
“Öykü söylenenden çok söylenmeyendir.
Öykü okunup bittiğinde okuru düşündürmeli.
Okurun kafasında yeniden yazılabilmeli.
Genel kanı, edebiyat metinlerini okurun seçtiği yönündedir ancak bana göre öykü için durum farklıdır. Öyküdür aslında okurunu seçen. Çünkü öykü, kendine yatırım yapmış nitelikli okur ister... “

Ancak dediğim gibi gençlerin kendilerini var edebildikleri ortamlar yaratmak ve o ortamların parçası olmak konuşmaktan çok daha güzel.
Bu güzel gün için Yakın Kitabevi’ne, Sayın Levent Salıcı’ya, Sevgili yazar arkadaşlarıma, gençleri bizimle buluşturan öğretmen arkadaşlarıma ve dostum, arkadaşım Sevgili Handan Gökçek’e çok teşekkür ederim.


Tutkunun Veronica Voss'u - Murathan Mungan

İktidarlar yalnızca zihnimizi değil, bedenimizi de kurgular. Bu nedenle hem kimliğimizi hem de diğer insanlardan farkımızı ortaya koyan bedenlerimiz, iktidarın doğrudan hedefidir. Okullarda çocuklarımızın, orduda askerlerimizin saç uzunlukları santim santim irade tarafından belirlenir. Kadınların ya da erkeklerin nasıl giyineceği, kıyafetleri, makyajları, beden duruşları, yürüyüşleri, el kol hareketleri yani bedene ait  her şeyleri kurgulanmıştır. Otoriteye karşı çıkanlar “kötü”dür. İktidarın dayattığı kimlik ile bireyin kendisi için kurgulamaya çalıştığı kimlik arasında fark olduğunda savaş kaçınılmazdır. Bunun en keskin yaşandığı alan cinsiyettir. İşte bu noktada toplumsal cinsiyetten bahsetmek gerekir. Toplumsal cinsiyet, kadının ve erkeğin sosyal olarak belirlenen rollerini ve sorumluluklarını ifade eder. Toplumun kadın ve erkek olarak bizi nasıl algıladığı ve bizden neler beklediğiyle ilgilidir. Pek çok imge, içinde bulunduğumuz kültür tarafından bize verilmiştir ve koşulsuz uyum beklenir.

"Tutkunun Veronica Voss'u" öyküsü kolay unutulacak bir metin değil. Bilinen ezberleri bozmaya yönelik, düşüncelerimizi duygularımızı kıpırdatan, toplumsal cinsiyeti reddeden insanları konu alan farklı bir metin. Okuyucuyu pek çok yerden vuran, ince ince işlenmiş, her kelimesi tasarlanmış bir eser. İnsan olmak, toplumsal bilinç, sıkı sıkıya sarıldığımız yaşamsal ezberler, dayatma, beden ve ruh bütünlüğü, sevmek, yaşamak gibi kavramlar, okurken kafanızda fır dönüyor. Anlatılmak istenen şeyler her ne kadar bir travesti üzerinden anlatılıyorsa da aslında konu bir travestinin dramı değil, doğallıktan bağını koparmış insanlığın dramıdır. Sevgisizlik ortamında boğulan bireyin var olma çabası ve toplumun giydirmeleri karşısındaki çaresizliği, aykırı bir karakterle anlatılır.
Doğayla bağını koparmış birey, yaşamı boyunca çok farklı eğitimlerden geçer. Ailenin, toplumun, devletin verdiği bu eğitimlerin evrensel doğrular olup olmadığı tartışmalıdır. Eğitimle birlikte doğadan kopuş başlar ve bireyin kişisel bütünlüğü tehlikeye girer. Çünkü bu süreçte bireyin kendisi için gelişimi değil, üyesi olduğu toplum için gelişimi ön plandadır.

Öykü,  "Aslında ne kadar duygusal bir şey orospuluk etmek…" cümlesiyle başlıyor ve birkaç satır sonra  "… Aklımda orospuluğun inceliklerini öğrenmek için ödediğim bedeller…" cümlesi ile devam ediyor. Bildiğimiz ezberlerle çelişen bu cümleler amacına ulaşıyor ve dikkati ayakta tutuyor.

Kahraman kendini olduğu gibi ifade edemez ve her şeyi saklayan, gizleyen geceye sığınır. "Tam bana göre bir şey gece. Tam bize göre. Biz'enin göreceliğine göre" (s/150) Bu cümleler, metnin size sunduğundan daha fazla şeyler içerdiğinin habercisidir. Gecede renkli ışıklar bile siyah beyazdır. Güçlü olmak zorunda olunan bu yaşamda her şey siyah beyazdır. Her şey güzeldir ya da çirkin, iyidir ya da kötü, güçlüdür ya da zayıf…
Sistemin, egemen olanın değerleri ön plana çıktığında birey artık özünü kaybetmiştir. Bu durumdaki kahraman, bir "tasarlanan" dır. Toplum tarafından rolleri belirlenmiştir, kurgulanmıştır. Gecenin karanlığına, gizemine sığınıp istediği hayatı sürdürmeye çalışır. Kendini gözetler, sergiler, seyreder. Üstündeki her şeye dokunur, tilki kürk, elmas broş, beyaz inci kolye. Bedenine dokunarak kurgulanmış biri olmamayı diler. "İmge miyim ben? Yalnızca bir imge mi? Bana verilen Ben miyim?" (s/150) söylemi bir haykırıştır. Yaşamını, varlığını sorguladığı andır. Toplumun giydirmeleri doğrultusunda oluşan kimliği, onun gerçek kimliği midir? Ne için yaşar? Ne için vardır? Yoksa kendi kurduğu ya da ona kurulan yalanın içinde debelenmekte midir? Gösteri dünyasının yıldızı olmak onun için kurtuluştur "Başroldekiler. Aranızda olmak için neler verdim, neler…" (s/151) Beyaz perde, onun için hem yaşamın acımasızlığından kaçış hem de kadın olmanın, kadın olarak bütünlenmenin doruk noktasıdır.
Parçalanmış kimliğinin uyumsuzluğunu, kadın olmanın dayatılmış nesneleriyle kapatmaya çalışır. Bunu başarmak için kullandığı şeylerin hepsi çok kadıncadır. Döpiyesi, krokodil çantası, kadınlar için sarılmış incecik naneli sigarası vs. İçinin karanlık salonundaki beyaz perdede her şey ödünçtür, her şey giydirilmiştir. "Hayatımın beyaz perdesinde her şey ödünç. Her şey giydirilmiş." (s/151). Duyguları, düşünceleri, değer yargıları ve daha pek çok şey sahtedir. Hatta orospuluğu bile sahte ve ödünçtür.  
Yazar, tüm yönleriyle toplumu yargılamaktadır. Özgür irade ile seçildiği sanılan şeyler bile gerçekte ne kadar özgür seçimlerdir? Eğitim, kadın/erkek kimlikleri, mesleki kimlikler, cinsel kimlikler….
"Duygularımız, düşüncelerimiz, değer yargılarımız, sevinçlerimiz, hüzünlerimiz, kaygılarımız, üzüntülerimiz, acılarımız, aşklarımız, orospuluğumuz her şey her şey sahte ve ödünç" (s/151).
"Ben, ben değilim./Ben yalnızca bir imgeyim./Verilmiş bir imge./Kuşatılmış bir imge/Kuşanılmış bir imge" (s/152).
Birey toplumun dayattığı imgelerle kurgulanmıştır ve sunulmuştur. "Ey bizim sandığımız hayatlar!" (s/153) cümlesi ise çok dikkat çekicidir. İçerdiği anlam ve cümlenin sonundaki ünlem okura, yaşamını, seçimlerini ve sahip olduğu özgürlüklerini sorgulatma bakımından görevini yapmıştır. Öyküyü bir senfoniye benzetecek olursak bu cümle davulların çaldığı andır.
Böyle bir toplumda yaşayan ve bütünlük sorunu olan kahramanın varlığı bir puzzle'dır. Eksik parçalarını nesnelerle tamamlamaya çalışır. Yitik parçaların boşlukları -tatmin olmamış hayaller, doyurulmamış istekler, doyasıya yaşanamamış cinsellikler ve özgüven- başka şeylerle doldurulmalı, yoklukları gizlenmeli, örtülmelidir.  "gecenin", "kadınlığın" ve "gece kadınlığının" puzzle'daki yerleri doldurulmalıdır.
Kahraman kurtuluşu aşkta bulacağına inanır. Aşk ölümsüz mutluluktur, hayatın en temel gerçeğidir. Tüm yaraları sarar, kırıklıkları onarır. Çok kez sevmesine karşın gerçek aşkı bulamamıştır.
O gece, kaportacı delikanlı karşısına çıkan ilk fırsattır. Delikanlı için o bir mucizedir. Oysa, kahramanımız için hiçbir mucize kalmamıştır dünyada. İlk on dakikada âşık olmuştur ama monogami/poligami çelişkisi içindedir. İşte şimdi orospuluğun duygusallığı içindedir. Fakat her şeye karşın aşk hiçbir zaman pişman olmamaktır. "…love means never having to say you're sorry" (s/157)
Seks yaşama tutunmanın yoludur çünkü, her şeyi içerir. "sex contains all" (s/158). Yaşamak için, yaşadım diyebilmek için, orospuluk yapmak zorundadır. Bulunduğu her mekanda seks yapmak var olmanın başka bir yoludur. Bunun için akla gelebilecek/gelemeyecek pek çok mekânın listesini tutar. Sevgi yaşamın en temel kavramıdır. Kendimizi değerli bulamak, mutlu olamak iç dünyamızda sevgiye ulaşmakla mümkündür. Bir anlamda 'ben' den 'biz'e gitmenin yoludur. Ölümsüz mutluluğu tadabilmek, ölümsüz olabilmek için kısa süreceğini bile bile, kurmaya çalıştığı bütünlüğü aşkta arar. Parçalanmış kimliğine insani bir şey katmak, puzzel'ı birleştirmek ister. Aşk en insani şeydir ancak tüm çabasına karşın hiçbir zaman gerçek aşkı tadamayacaktır. İçinde öylesine derin bir öfkeyi, sonsuz bir nefreti barındırır ki bunca olumsuz yoğun ve yüklü duygulardan sonra sevmeyi becermesi mümkün değildir. Çünkü sevmeyi becermek için, biraz olsun mutlu olmak şarttır. İnsanlar, ancak topluca sevebilirlerse gerçekleşebilecek bir şeydir sevgi. Gerçek sevgi yaşandığında, insanlar tam anlamıyla özgür olacaktır. İşte o zaman insanlar bütünlüklerini koruyabileceklerdir ve kahramanımız (ve insanlık) ölümsüz aşkı yakalayacaktır.


Öykü bittiğinde, okurun dilinden "Aslında ne kadar duygusal bir şey orospuluk etmek…" sözleri kendiliğinden dökülecektir. Yazar okuyucuyu tekrar başa döndürmeyi başarmıştır ve metin her okunuşunda yeni şeyler sunacaktır.


Tutkunun Veronica Voss'u
KIRK ODA
Murathan Mungan
Metis Yayınları - 2005

Nalan Yılmaz
Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi  Yıl:6  Sayı:33  Mayıs - Haziran 2010

Julio Cortazar





Etkileyici bir metin ve okur arasında yaşanan bu mücadeleyi roman hep sayıyla kazanır, oysa öykünün bu maçı nakavtla alması gerekir. (Julio Cortazar)