Diğer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Diğer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Kedi 1 Güvercin



Dört kedili bir evde yavru bir güvercine bakılabilir mi?
Evet. Beslendi, büyütüldü üstüne bir de uçma öğretildi ve şehir denen kaosa salındı. 

Bu dünya tatlısı kanatlıyı ilkin apartmanın içinde gördüm. Ürkütmemek için yanından usulca geçip gittim. Baktım ertesi gün yine bizim kat civarında dolaşıyor.   
Ertesi gün, kafam onunla meşgul evde işimi gücümü yaparken kapı çaldı. Üst kat komşum, "Komşu sen hayvanlardan anlarsın. Bu güvercin üç gündür apartmanın içinde. Yazıktır. Böyle giderse açlıktan ölecek. Sen alsan da baksan," deyince iş başa düştü ufaklığı aldım eve. Meğer benim cüsseli gördüğüm, aydınlatma penceresi geniş, nasılsa oradan uçar gider dediğim güvercin, yuvadan düşmüş, uçmayı bilmeyen bir can'mış.  



Yıllar önce muhabbet kuşu bakmış dört de yavruları olmuştu ama o yavrulara anaları baktığından bu konuda hiç bilgim yoktu. Tabi hemen internet karıştırıldı. Bir paket toz bebek maması alındı. Gerektiği gibi suyla bulamaç yapıldı yavrunun önüne kondu ama o da ne yemiyor, sadece bakıyor. Hımm demek ki tahminimden de küçük diyerek başladım şırıngayla beslemeye. Neyse ki itiraz etmedi. Kısa zamanda aramızdaki güven ilişkisi kuvvetlendi. Bana oyunlar yapmaya başladı. Bir hafta kadar sonra da mamasını kendi yemeye başladı. Sıra uçmaya gelmişti ama bizim ufaklık hayatından memnundu. Hani bıraksam sanırsın yıllarca bizimle yaşayacak.


Oysa, fotoğrafta görüldüğü gibi dört usta avcı, sanki arada görünmez bir duvar varmışcasına onun bulunduğu mutfağın kapısında sabırla bekliyorlardı. Hani şöyle yanlışlıkla bir dışarı çıksa, kapıya doğru uçuverse diye...Hal böyleyken bizimkinin onlara dair en ufak bir korkusu yoktu. O hayatından memnundu. 
Bu arada bilmeyenler için bir de küçük not ekleyeyim.  Bu dört kediden Anton evimize gelip bizi dünyanın en mutlu insanları yaptığında yaklaşık iki bilemedin iki buçuk aylıktı. Hastaydı, Perişandı. Arka bacaklarının üstüne basamıyordu. Şimdi zımba gibi kerata. 


Anton


Onu takiben Sütlaç katıldı ailemize (sarı kafa :) ) Eve geldiğinde altı yedi aylık kadardı. Bahçemizde bakıyorduk ona. O yıl kış çok çetin geçmişti. Kabına koyduğumuz sular donardı. Güzel, yalıtımlı bir evi vardı ama dayanamadık onu da aldık.  Daha bitmediiii 😃  

Sütlaç

 Sıra Munise'nin hikayesinde.Resimde, kapı pervazından sadece kafası görünen bol tüylü tekir. Onun hikayesi oldukça farklı. Yıllardır bizim sokakta yaşardı. Ben de hemen her gün onu besleyerek hayatını kolaylaştırmaya çalışırdım. Bundan üç dört yıl kadar önce iki yavrusu oldu. Bizim bahçede bir kedi daha vardı. Adı Boz-anne. Onun da altı yedi yavrusu oldu. Çok kahraman bir kediydi. Bizim bahçenin içinde baktığı yavrularını korumak konusunda çok kararlıydı. Karşı kaldırımdan geçen köpeklere dahi göz açtırmaz, çılgınca üstlerine atılırdı. Bizim Munise ve o, birlikte dayanışma yaparak yavruları büyütmeye çalıştılar. Maalesef bahçedeki yavruların hepsini veterinere götürmüş olsam da evde bakmaya çalışmış olsam da bir tanesi hariç diğerleri yaşayamadı. Öldüler de diyemiyorum. Çünkü içlerinde sağlam olanlar da vardı. Bütün yavrular bir ay içinde sanki buharlaştılar. Munise'ye geri dönecek olursak. Onun kronik bir burun akıntısı vardı. Aradan aylar geçti. Hastalığı iyice arttı. Nefes alamaz hale geldi. Koku alamadığı için yemek de yiyemiyordu. Veteriner, ilaç vs derken anlaşıldı ki kafasının ön tarafında bir kitle var. Artık sokakta yaşayamayacağı aşikardı. Onu da aldık eve. Etti mi üç. Munise'yle yaklaşık üç yıldır birlikteyiz,  şimdi yaklaşık yedi yaşında. 
Munise

Bir de son numara var. Munise'nin yanında tam gövde görünen tekir. Adı Şaşkın. O da bizim bahçede üç gün ağladı ama ne ağlamak. Sonunda dayanamadım onu da aldım veterinere götürdüm. Yaklaşık dört beş aylık civarındaydı. Ayakta duramayacak kadar zayıftı. Dört ayak üstüne bırakılınca duramayıp devriliyordu. Aşırı uysaldı. Müthiş korku içindeydi. Bu hali bende evden kaçmış olabileceği düşüncesini oluşturdu.Hemen el ilanları bastırıp bazı dükkanlara yapıştırdım, sosyal medyada ilanlar yayınladım ama nafile bir türlü sahip bulamadım ve o da kaldı bizimle. Bakışlarındaki bitmeyen şaşkınlık nedeniyle adını Şaşkın koyduk. Dünya tatlısı bir şey. Yaklaşık bir yıldır bizde, eve uyumu harika. 

Şaşkın

Kediler hakkında bu kadar bilgiyi neden verdim?
Yavru güvercine dönecek olursak. Onun bir kafese konulmadan özgürce mutfakta durabilmesinin nedenlerinden biri onun uçmayı bilmemesi diğeri ise bizim kedilerin mutfağa girmelerinin yasak olması. Yukarıda anlattığım gibi bebekken  de yetişkin haldeyken de eve alınan kediler eğitilebiliyor. Tabi bu konuda, bu can'ların karakterlerinin, içlerinde barındırdıkları doğalarının da hakkını yememek lazım. Bazı can'ların evlere adapte olması bazen mümkün olamayabiliyor. Fakat bu noktada hata ya da sorun, peşin peşin kedilere (ya da köpeklere) yüklenmeden önce hayvanseverler kendi eylemlerini ve hayvanlara sağladıkları koşulları gözden geçirmeli gerekirse bir veterinere danışmalı.

Biz bu dört kafadarla evde belli kuralları uygulayabiliyoruz. Munise'yi, Sütlaç'ı Şaşkın'ı bunu vurgulamak için uzun uzun anlattım. Hepsi de sokak kültürü almış ev nedir bilmeyen can'lar olmasına karşın eve geldiklerinde ilk öğrendikleri şey mutfağın yasak olduğu oldu. Bu konuda söz dinlemeyen ara ara yasakları delsem mi acaba diye iç geçiren bir kişi var o da Anton. Yani hemen hemen hiç sokak deneyimi olmayan Anton. 

Sokağın bir dili var. Dışarıda sağ kalmak için oranın kurallarına uymak şart. Bazılarını biliyoruz. Yiyecek bulmak, hasta olmamak, yaşanabilecek bir barınağa ya da sığınabilecek bir kuytuya sahip olmak, başka kedinin hakimiyet alanını ihlal etmemek, gereksiz meydan okumalardan kaçınmak... Bir de "insan" denen türle birlikte yaşamayı öğrenmek. Bu da çok hayati bir mesele ve çoğu zaman doğaya ait güçlüklerin de ötesinde sorunlar içermekte. Bin bir çeşit insan var. Zorba, saldırgan, sadist, sevgisiz, zalim... Sokak can'ları onlardan da korunmak, kaçmak, konulan kurallara uyum sağlamak zorundalar. Özetle en büyük yasa, her koşula uyum sağlayarak hayatta kalmayı öğrenmek.İşte sokak deneyimi neredeyse hiç olmayan bizim yakışıklı oğlumuz Anton, yaşamak için kurallara uymak gerekliliğini bilmediğinden ara ara kuralları delmeye çalışır.

Yavru güvercine ne oldu derseniz, dolu dolu bir ay konuk ettik onu. Hemen her gün uçuş talimleri yaptırdım. Uçmayı öğrettim. Kanatları kuvvetlenip, rahat pike yapar duruma gelince balkona da çıkarttım. Uçmaya hazırsa mutlaka uçardı. 
Bir yanım onun uçup gitmesini isterken diğer yanım kalmasını istiyordu. 
Alışmak zor şey
ve alışkanlıkların bozulması...
İnsan hemen kabullenemiyor. 
Son gün (bilmiyordum tabi o günün son olduğunu) onu yine balkona çıkarttım. Hazırsan uç bakalım, dedim, pencerenin kenarına bıraktım. İçeride işim vardı. Duramadım orada fakat aklım onda kalmıştı. İçimde bir ses onun o gün gideceğini fısıldıyordu. 
Ara ara çıkıp duruyor mu diye baktım. İkinci bakışımda yanına yaklaştım, kafasını okşadım,  "Uçmaya hazırsın, istersen başarabilirsin," diye yüreklendirdim onu, tekrar içeri girdim. On dakika sonra yine balkona çıktığımda artık orada değildi. Başarmıştı! 😃

Peki sonra ne mi oldu? 
Bazı günler ziyaretimize gelir. Biz de ona en sevdiği yiyecek olan darı ikram ederiz. 







BORGES OLMADAN FANTAZYA OLMAZ

Büyülü gerçekçilik, fantastik unsurlara bolca yer veren bir edebiyat akımı. Fantazyadan bahsedip de büyülü gerçekçiliğin ustalarından olan Borges’den bahsetmemek olmaz diyerek yazıya başlayalım. Ancak öncesinde fantastik eserle, büyülü gerçekçi eser arasındaki farkı netleştirelim. David Punter’in yorumu bu bakımdan oldukça açıklayıcı: “Eğer bir hayalet kahvaltı masanıza oturur ve siz de dehşete kapılıp, korkarsanız bu korku-fantastik olur. Ancak, “A bir hayalet, şu reçeli uzatabilir misin?” derseniz büyülü gerçekçilik olur. Siz böyle dedikten sonra hayalet, “Benim büyükannem çok güzel soğan reçeli yapardı” der; siz de buna karşılık “Saçmalama soğanın reçeli yapılmaz” derseniz büyülü gerçekçi olur.”


Jorge Francisco Isidoro Luis Borges Acevedo yani bizim bildiğimiz adıyla Jorge Luis Borges (d. 24 Ağustos 1899 - ö. 14 Haziran 1986), Arjantinli öykü, deneme yazarı, şair ve çevirmen. Büyülü gerçekçilik akımının önde gelen isimlerindendir ve gerçeküstücülük konusunda yazdığı denemeleri ile ünlüdür.

Umberto Eco, Italo Calvino, Carlos Fuentes,  Roberto Bolaño, Adolfo Bioy Casares, Philip K. Dick, Michel Foucault, Jean Baudrillard,  Enrique Vila-Matas, Julio Cortázar, Georges Perec, Paul Auster, Orhan Pamuk gibi pek çok yazarı etkiledi.
1955'de Peron devrilince Borges hayâlindeki meslek olan Arjantin Ulusal Kütüphânesi Müdürlüğü'ne getirildi. Ailesinden gelen hastalık nedeniyle görme bozukluğu çeken Borges bu dönemde görme yetisini tamamen kaybetti. "Bana aynı anda hem 800,000 kitabı hem de karanlığı veren Tanrı'nın muhteşem ironisi" diyerek durumunu kabullendi. (Umberto Eco unutulmaz romanı Gülün Adı'nda yer alan ana karakterlerden kör kütüphaneciyi Borges'ten esinlenerek oluşturmuştur.) 1956'da Buenos Aires Üniversitesi'nde İngiliz ve Amerikan edebiyatı profesörlüğüne atandı ve 12 yıl bu görevi yürüttü. 1961'de Samuel Beckett'le birlikte Uluslararası Yayımcılar Ödülü'nü (Formentor Ödülü) kazandı. Bu ödül ona gecikmiş bir uluslararası ün kazandırdı.


Borges, yaklaşık otuz yıl görmeden üretmeye devam etti. Gözlerinin görmeyişini şiire yönelerek telâfi etmeye çalıştı. 14 Haziran 1986'da Cenevre'de karaciğer kanserinden hayatını kaybetti.
            Bu yazının amacı, çok özet olarak yaşamından kesitler vermeye çalıştığım Borges’in Babil Kitaplığı seçkisini henüz duymamış olanlara tanıtmak, bilenlere anımsatmak ve “Kum Kitabı” adlı eserinden bahsetmek.
Babil Kitaplığı”, Borges’in çok güzel hikâyelerinden birinin adı. Düşsel edebiyat üzerine bir seçkinin yayımlanmasını tasarlayan Franco Maria Ricci, seçkinin hazırlanmasını Borges’ten istemiş, adının da Babil Kitaplığı olmasını önermiş. Seçkideki kitaplar Borges’in düşsel edebiyata dair özel önem verdiği eserlerden oluşmakta.
1975 ile 1985 yılları arasında yayımlanan ve günümüzde klasikleşen serinin kitapları, Türk okurlarıyla, Dost Kitabevi Yayınları aracılığıyla buluştu. İkisi Borges’e ait olmak üzere, toplam otuz eserden oluşan serinin ilk kitabı olan Pu Sung-Ling’in “Konuk Kaplan”ı 1998 yılında basıldı. Babil Kitaplığı serisi, yıllar sonra bir kez daha Kırmız Kedi Yayınları tarafından basıldı.
Her kitabın iç kapağında, editör Franco Maria Ricci’nin “Editörün Mektubu” adlı metninden kısa bir alıntı bulunmakta. (Mektubun tamamı ilk kitaptan okunabilir.)  “Her büyük yazar işe iyi bir okur olmakla başlar ve yıllar geçtikçe, tercih ettiği ya da dışladığı okumalarıyla kişisel bir kitaplık yaratır. Buenos Aires’teki Ulusal Kitaplık’ın (ki burada dünyanın başka yörelerinde bulunmayan kitapların olduğu söylenir) yöneticisi Jorge Luis Borges içinde bulunduğu kitap bolluğundan yararlanmasını bildi: Zaten büyülenmiş okurlarına, derin bilgi ve neşesiyle şaşırtıcı derecede ilginç derlemeler hazırlayıp sundu…”
Bu arada şu ilginç bilgiyi de aktarmak isterim.  Türk okurlar olarak şanslıyız. Franco Maria Ricci, Güneydoğu Anadolu’da petrol arayan bir şirketin elemanı olarak o sıralarda Türkiye’dedir ve “Editörün Mektubu”  başlıklı yazıyı Türkiye’deki basım için kaleme almıştır.  
Öyküye, fantastik eserlere ve büyülü gerçekçi metinlere merakı olanlar için son derece kıymetli bir kaynak olduğunun da bir kez daha vurgulayarak yazımın ikinci bölümüne geçebilirim.

KUM KİTABI
Toplam on üç öykü barındıran kitabın son öyküsü Kum Kitabı. Bu aynı zamanda
otobiyografik ögelerin kullanıldığı kitabın da adı.
Borges, öykünün ilk cümlesinde “sonsuz” kelimesini tam dört kez kullanır. Vermek istediği ileti bakımından okur tarafından önemli bir ipucu olarak değerlendirilmesi gereken bir kavramdır.
Öykünün anlatıcısı Borges’tir ve gerçek hayatta olduğu gibi öyküde de Ulusal Kitaplık’ta çalışmaktadır. Bir gün Borges’in  kapısına, hırpani kılıklı bir adam gelir ve ona bir kitap satmak ister. Sırtında Holy Writ (Kutsal Kitap) yazan kitap, satıcı tarafından Hindistan’dan alınmıştır. Sayfa numaraları Arapça’dır. Sayfa numaralarının düzeni yoktur, sürekli yer değiştirirler. Daha da ilginci, kitabın ne başı, ne sonu vardır. Tıpkı sonsuzluk gibi. “Kitabın adının Kum Kitabı olduğunu söyledi. Çünkü kitabın da kumun da ne başı var ne sonu.” Kitabın ilk ya da son sayfasına ulaşmaya çalışmak da boşunadır çünkü henüz başa ya da sona gelemeden, şaşılacak bir şekilde yeni sayfalar türemeye başlar. Yani kitap sonsuz sayıda sayfaya sahiptir. Borges, adamın teklifini kabul ederek kitabı kendisinde var olan bir başka kitapla değiş tokuş yaparak sahiplenir ve işte ondan sonra yaşamı altüst olur…
Kitabın bir diğer özelliği de devinimdir. Yukarıda sonsuzluktan da bahsetmiştik. İki kavramı birleştirecek olursak, yaşam sonsuzdur, hiçbir şey durağan değildir, değişim kaçınılmazdır. Oysa satıcı, Borges’e sattığı kitabı, en alt kasta üye bir Hintliden satın almıştır. Kast sisteminde, farklı kastlarda yaşanan kişilerin sadece hiyerarşik düzendeki yerleri değil, bütün hayat tarzları ve inançları önceden belirlenmiştir. Ancak, kastlar arasında inanç olarak geçişmeler mümkünken, toplumsal olarak mümkün değildir. İşte öykünün en çarpıcı iletisi burada yatmaktadır.  Ancak kitabı ve öyküyü okumak isteyenleri düşünerek daha fazla açıklama yapmamak gerektiğini düşünüyorum ve yazıyı burada noktalayarak, helva yapmayı okura bırakıyorum.



KURT


Kutsal metinlerin, bankaların, kasaların, internet sitelerinin, bina girişlerinin, telefonların, televizyonların, bilgisayarların şifresi olduğuna göre insanların şifresi neden olmasın?  Örneğin benim şifremi, bilen tüm kapılarımı açamaz mı?  Şarkı, şekerleme,  değerli taş,  para, esrar, silah, paraşüt ya da ayarsız bir şiir… şifremin ne olduğu tüm ilişkilerimi belirlemez mi?  Lambaya püf de… Şifresi paraşüt olanla petrol olan bir olur mu?

Trenin dumanı tepesinde.  Parçalamak, yakıp yıkmak istercesine ilerliyor. Her engelde yeniden doğuyor. Kendine yeni tüneller açıyor.  Köprü yapıp üstünden geçiyor.  Hayvanlara bitkilere değil ama bağrında taşıdığı insana öfkeli. Zorunlu rotadan bıkkın.  İstediklerini yapamadıkça öfkelenip daha da dumanlı küfürler savuruyor.  Boynumu uzatıp yatıyorum raylara. Kim bilir şifrem belki bu raylardır. Tren gelir hoş gelir…

Boyunlarına taktıkları beşi bir yerdelerle beş vakti kendilerine şifre yapanlar, beş odalı evlerde beşerli sekse yumulanlar, beşgen yapılarda beş beş para sayanlar…  Onların da şifresi “penc”midir? Ki pençe de bu kelimeden türememiş midir?




Sen gittiğinde incecik bir ses duydum.  Kırt, kırt, kırt… Ses çok yakınımdaydı, soluğu yüzüme vuruyordu. Oturduğum koltuğun altından gelir gibiydi. Hemen koltuğu ters çevirdim. Durup kulak kesildim. Sustu. Sonra yine başladı. Bu kez perdeden gelir gibiydi. Hepsini indirdim kornişten, yığdım odanın ortasına.  Başladım dikişlerini sökmeye.

Raylar orta doğudan vagonlar dolusu insan taşıyor. İçlerinde serin sulara gömülecekler var.  Dayanıksız şişme botlara, kısa zamanda bozulacak motorlara elli kişi yerine yüz kişi binecekler. Patlak can yelekleri de cabası. Doğudan batıya, savaş dünyasından umut dünyasına yolculuk. Burada şifre, kafa başına “iki bin dolar”. Ölüme beş var. Azrail, ıssız bir kıyıda, simsar bir puştun gözlerinden bakıyor dünyaya.

Kemirme sesi devam ediyor. Nereden geldiğini hala bulamadım. Her cismi bölmeye, kesmeye, parçalamaya koyuldum. Sıra radyoya geldiğinde, kaldırıp camdan dışarı attım. Zaten ölü sayısından başka bir şey vermiyordu.  Ses parkelerden geliyor olabilir miydi?  Tek tek onları da söktüm. Boşuna. Yorgunluktan yere yığıldım. Kendimi dinlemeye başladım. O anda anladım ki ses artık dışımda değil, içimdeydi. Beni kemirmeye başlamıştı.  Suçluluk duygusu gibi.

Vicdan denen arsız yapışmaya görsün adamın yakasına. Anası, babası olmayan çocuklara ücretsiz verdiğim dersler beni kurtarmaz mı dedim.  İçimdeki kurt dudak büküp onlar sayılmaz dedi. Yerlerde sürünen yaralılar vardı, onlara yardım ettim dedim, güldü.

Aynada kendime baktım. Gözlerimin çevresi morarmıştı. Yüzüm bembeyazdı.  Dünya kan içindeydi. Televizyondan bir alkış koptu. Bir erkekle kadın daha evlenmeye razı edildi.  

Kurt içimi kemirmeye devam ederken şifremi sordu. Bilemedim. Işıklı bir prizma yardımcı olabilirdi. Peşine takıldım. Yoksul bir mahalleyi gösterdi bana. Ders verdiğim çocuklar çevremde. Zorluyorum zihnimi, şifrem sevgi mi?

Prizma bu kez saraya benzer bir yapı gösterdi. Çevresinde dans eden yüzlerce soytarıdan biri “korku”yu fısıldadı kulağıma, kahkahayla gülerek. Sabahsız geceler işte o zaman başladı.

Dudaklarım çatlak, kalbim kırıktı. Korkudan ödüm patlıyordu ve ben hala şifremin ne olduğunu bulamamıştım. Hayatım hızla gözümün önünden geçti. Korku yanına şüpheyi de çekti.

Anladım ki ben artık iflah olmam.
            İnsanın içine, kurt bir kere düşmeye görsün.          


Yazan: Nalan Yılmaz  

BUCA EĞİTİM'DE BİR GÜN

6 Mayıs 2016 benim için çok heyecanlı güzel bir gündü. Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Türkça 1-A Sınıfının konuğuydum o gün. Sevgili Devrim Sıla Kara, beni sınıflarına yaklaşık bir ay kadar önce davet etmişti ve ben o günden beri 6 Mayıs’ı iple çekiyordum.



Kampüse ulaştığımda beni güler yüzlü üç güzel insan, Devrim Sıla Kara, Laleş Güçlü, Furkan Su ve Kemal Köylü karşıladılar. Kafede çaylarımızı içip biraz sohbet ettikten sonra sınıfa geçtik. O kadar çeşitli ve güzel sorular hazırlamışlardı ki kendimi, düşüncelerimi anlatmakta hiç zorlanmadım. İnsanın karşısında son derece dinamik ve ilgili gençler de olunca siz tahmin edin keyfimi.
Sosyal yaşama, edebiyata, yazmaya ve öyküye dair pek çok soru sordular. Ben hızımı alamamış olacağım ki soruların tamamı sorulamadan seksen dakika su gibi aktı geçti. Yine de süreye takılmayın isterseniz devam edebilirsiniz diyerek de nezaketlerini gösterdiler.
Tahtaya, kitabımdan alınmış bir cümlenin yazılmış olduğunu fotoğraflardan gördüm :))

Söyleşi bittiğinde bana “Geleceğin öğretmenleri olan bizlerden neler bekliyorsunuz?” sorusunu sordular ki aramızda anlaşsak bu kadar denk düşemezdi bu soru. Evet, tüm edebiyat öğretmeni adaylarından ve görevdeki öğretmenlerimizden çok önemli bir talebim vardı. Böylece onlara da bunu söyleme olanağı bulmuş oldum. Onlardan, öğrencilerine dil bilgisi kurallarını çok iyi öğretmelerini rica ettim. Ne yazık ki ülkemizde en büyük yayınevleri bile bu konuda yeterli hassasiyette değiller. Ben onların gözlerinde iyiyi, güzeli öğretme isteği gördüm, umarım öğrencileri de en az onlar kadar istekli olur.

O günün güzel yanlarından biri de geleneksel Aşure Günü olmasıydı. Hele de benim gibi aşureyi çok seven biri için. Canlı müzik dinletilerinin eşliğinde afiyetle aşurelerimizi de yedikten sonra ayrılma vakti geldi ve ister istemez ayrıldım.

Bana bu güzel, anlamlı günü yaşatan, Öğretim Görevlisi Sayın Feyyaz Sağlam’a, 1-A sınıfı öğrencilerine, projede görev alan Laleş Güçlü, Hilal Pehlivan, Sümeyye Özcan, Selma Darcan, Kemal Köylü, Kerem Arslan, Şule İnce, Nisa Arslan, Pervin Çiçek, Furkan Su, Doruk Çetiner, Gizem Işıldar'a çok teşekkür ederim ve tabi özel bir teşekkür de Devrim Sıla Kara’ya.

Hepsiyle tekrar görüşebilmek dileğiyle...





Öyküye Bir De Yakın'dan Bakın

14 Şubat Dünya Öykü Günü’nde Öyküye bir de Yakın’dan baktık.  Gençlerle orada buluştuk. Açık söyleyeyim bu kadar keyifli bir 14 Şubat yaşamamıştım.

Yakın Kitabevi’nde düzenlenen “Edebiyat Hayata Ne Katar?” konulu etkinlik, yazar Handan Gökçek'in moderatörlüğünde yapıldı. Toplandığımız salon fazlasıyla kalabalıktı.  Edebiyatın özellikle öykünün kıymetinin büyük kitlelerce pek de bilinmediği ülkemizde gençlerin ilgisi görülmeye değerdi ve gelecek için büyük umutlar verdi bana. Benim de konuk yazar olarak çağrılı olduğum etkinliğe Buca Anadolu Lisesi, Cihat Kora Anadolu Lisesi, İzmir Türk Koleji, Buca 85. Yıl Anadolu Lisesi, Atatürk Lisesi öğrencilerinin yanı sıra yazar Nursel Çetin, eğitimci-yazar Nevzat Süer Sezgin, yazar Eşref Karadağ katıldılar.


Dünya öykü günü için bir tarih belirlenmezden önce Ankara’da her yılın 14 Şubat’ında Öykü Günü kutlaması yapılırdı. Özcan Karabulut 2002 yılında bu uygulamanın dünyaya yayılması fikrini paylaştı ve önerisi Uluslararası Pen Örgütü’ne iletildi. Ertesi yıl yani  2003’de Dünya Öykü Günü kutlanmaya başlandı. Handan Gökçek açılış konuşmasına, Özcan Karabulut’un bu mücadele sürecini anlatarak başladı. 

Handan Gökçek'in konuşmasından bir bölüm


Ardından yazarlara ve sırasıyla gençlere “Edebiyat Hayata Ne Katar?” soru soruldu. Bu soruya ilişkin şunlara değindim:
 “Edebi metinler okurla yazarın karşılaştıkları materyallerdir. Yazar kendince bir şeyler yazmış ve kitabını okura teslim etmiştir ve okurdan beklentileri vardır. Metnini beğenmesi, anlaması, kafasında çoğaltması vs gibi. Kitabı okumak için kapağını açan okurun da beklentileri vardır. Keyifli zaman geçirmek, yeni bir şeyler öğrenmek, heyecan yaşamak gibi. İşte edebiyat bana göre, birbirini hiç tanımayan okur ve yazarın karşılaşmaları, tanışmaları, tanışıyorlarsa dostluklarının pekişmesidir ya da belki de birbirlerinden sonsuza dek uzaklaşmalarıdır. Edebiyatın hayata bir diğer önemli katkısı ise idealleri beslemesidir, kitleleri yönlendirmesidir. Sevgiliye, çocuğa, kediye… duyulan özlemi dışa vurma aracıdır, bireylerin bakış açısını değiştirebilir, geçmiş hakkında bilgi verebilir.”
 Elbette ki bu sorunun yanıtı kişiden kişiye değişebileceği gibi bir kişinin yaş evrelerine göre de değişebilir. Ancak bir yazar olarak ben hazır karşımda onca genç görünce ilk ağızda bunları söyleme gereği duydum.




Etkinliğin ikinci bölümü interaktif öykü atölyesi ile geçti. Edebiyat öğretmenleri  Aysel Kocadağ ve Nilüfer Yıldız Şendur’un yönetiminde yapılan atölyede Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masallarının çeşitli yerlerinin değiştirilmesiyle farklı sonlar yazılması istendi. Beş gruba ayrılan gençlerden çıkan sonuçlar oldukça yaratıcı idi.

 

Bu etkinlikte Handan Gökçek mümkün olduğunca gençlere fırsat tanıyarak onları konuşmaya teşvik etti ve bu toplantıyı hepimiz için farklı kılan da bu oldu. Zamanımız olsaydı ben de gençlere kendi öykü anlayışımdan aşağıdaki cümlelerle biraz bahsetmek isterdim.
“Öykü söylenenden çok söylenmeyendir.
Öykü okunup bittiğinde okuru düşündürmeli.
Okurun kafasında yeniden yazılabilmeli.
Genel kanı, edebiyat metinlerini okurun seçtiği yönündedir ancak bana göre öykü için durum farklıdır. Öyküdür aslında okurunu seçen. Çünkü öykü, kendine yatırım yapmış nitelikli okur ister... “

Ancak dediğim gibi gençlerin kendilerini var edebildikleri ortamlar yaratmak ve o ortamların parçası olmak konuşmaktan çok daha güzel.
Bu güzel gün için Yakın Kitabevi’ne, Sayın Levent Salıcı’ya, Sevgili yazar arkadaşlarıma, gençleri bizimle buluşturan öğretmen arkadaşlarıma ve dostum, arkadaşım Sevgili Handan Gökçek’e çok teşekkür ederim.


SEDEF ECER'LE E-MÜLTECİ.COM

            TAKSAV Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat için Vakfı, dördüncü Uluslararası İzmir Tiyatro Festivali kapsamında bu yıl farklı bir atölye çalışmasına yer verdi.


Sevgili dostum Nilgün Eser aracılığıyla, “Sedef Ecer’le Transmedya ve Tiyatro Atölyesi”ne katılma olanağı yakaladım.
Sedef Ecer yazar, yönetmen, oyuncu. Fransa’da yaşıyor. Yurtdışında kazandığı pek çok ödülü var. Oyunları Türkiye, Yunanistan, Ermenistan, Polonya, Lüksemburg, Belçika, ABD, ve Almanya’da sahnelendi.

Dünyanın pek çok yerini gezen Ecer, gezerken o ülke insanlarının hikayelerini de biriktirmiş.
Günümüzde en önemli gündem maddelerinden mülteci sorununu ele alan E-mülteci.com isimli oyunda, kapitalist dünyanın göz boyamalarına kapılan yoksul insanların, Avrupa’ya yasa dışı yollarla da olsa giderek para kazanma,refaha ulaşma arzuları ve onların insan kaçakçılarıyla olan iletişimleri işlenmekte.
Oyundaki mülteci karakterlerden Hoa Mi,  “Viyetnamlı kadınlara Fransız sömürgeciliğinin en güzel kültürel hediyesidir topuzlar.” der. Ancak oyun boyunca, sömürgeciliğin kültür emperyalizmiyle sınırlı kalmadığını, insan bedenleri ve hayalleri üzerinden de kazanç sağladığı işlenir. Mülteciler, gittikleri ülkelerde her alanda ucuz iş gücüdür. Yasa dışı yollardan girmiş, hiçbir yasal hakkı olmayan ve her türlü işte çalışmaya hazırdırlar.

Video görüntüleri ile desteklenen oyunda kullanılan mini filmler, metinde söylenmeyenleri ya da farklı söylenenlerin gerçekte ne anlama geldiğini aktarır izleyiciye. Örneğin Hoa Mi kuaförde çalışıyorum derken, gerçekte onun ucuz bir masaj salonunda çalıştığı verilir ekrandan. 


Oyunda dikkati çeken unsurlarından biri de reklam replikleri. İnsan kaçakçılığı yapan şirketin, legal bir ürün pazarlıyormuşçasına sunduğu reklamlar sıklıkla tekrarlanır. Bilindiği gibi son yıllarda, dünyanın pek çok sınırında mülteciler, insan kaçakçıları tarafından bile bile ölüme gönderilmekte. Yaşanan bu vahşet, küçük, büyük pek çok devlet tarafından görmezden gelinmekte. Bu gidişe son vermek için yetkili kurumların önlem almadıkları dünyamızda ne yazık ki bu yasa dışı işin reklamlarının yapılıyor olmasını abartılı bulmak pek de mümkün değil gibi.  


Müzik grubunun koro halinde söylediği reklam cıngılında kullanılan farklı sesler ve müzik türleri de oyunu evrensel kılan önemli ögelerden biri. Pop, rock, doğu ezgileri gibi farklı tınıları içeren cıngıl o kısacık söylenme süresinde, izleyiciyi hızlı bir dünya turuna çıkartarak mülteci acılarının yaşandığı tüm coğrafyalarda gezdirir.


Oyundan mini bölümler



Oyunun künyesi ve Kadro:
Oyunun Adı: E-mülteci.com
Yazan: Sedef Ecer
Yöneten: Sedef Ecer
Video: Mümin Güven
Sahne Tasarım - Kostüm: Buket Başaran Akkaya
Işık: Aytaç Ercan


OYUNCULAR


Sinema ve tiyatro alanlarında deneyim sahibi, vizyonu geniş bir oyuncu ve yönetmenle çalışmak, transmedya konusunda deneyim sahibi olmak, yeni dostlar edinmek hepimiz için çok heyecan vericiydi.




Oyunu seyircili oynamak için beş gün süremiz vardı. Bu süre içinde video, ışık, dekor, kostüm ve provalar tamamlandı, altıncı gün son provamızı seyircinin önünde yaptık.
Sedef Ecer tam bir orkestra şefi gibi çalıştı ve  tiyatro konusunda, benim gibi amatör bile olmayanların da olduğu bir ekiple çok güzel bir oyun çıkartmayı başardı.  




Gösteri günü, Tepekule Ege Salonu’nun tamamen dolmuş olduğu görmek ise hepimize güzel bir enerji kaynağı oldu.

Bu harika çalışma için Taksav’a, Sedef Ecer’e, organizasyonu baştan sona üstlenen Nilgün Eser’e, Özgün Ergen'e, organizasyonda emeği geçen Erman Adsız'a, Mümin Güven'e, Elif Gürel'e ve tüm çalışma arkadaşlarıma çok teşekkür ederim.




ZMO - Klasik Türk Müziği Korosu

Bugün birkaç arkadaş toplandık, dostumuz, arkadaşımız, kalemdaşımız Sevgili Gülseren Mungan'ın, şefliğini üstlendiği Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şube'sinin Klasik Türk Müziği Korosu'nu dinlemeye gittik.


Toplam yirmi üç eserin seslendirildiği konser hepimizi eskilere götürdü. Bizim için gecenin en güzel yanlarından biri, Gülseren'in bestesi-güftesi kendisine ait "Git Artık Sen Yoluna" adlı Kürdilihicazkâr eserini seslendirmiş olmasıydı.

Git Artık Sen Yoluna / Beste-Güfte Dr. Gülseren Mungan



Gecenin güzellikleri bununla da sınırlı kalmadı Koro ayrıca, çok değerli iki şair dostumuzun güftelerini yazdığı eserleri de seslendirdi.

Bu güzel akşam için konseri düzenleyen, emek veren herkese ve tabii Sevgili Gülseren Mungan'a da bize yaşattığı çok güzel, keyifli, müzik dolu dakikalar için teşekkürler.

Ne Dersin / Hüseyni  Güfte: Nevin Konuk - Beste: Tahir Sıral



Aşılmaz Karlı Dağlar / Hicaz Güfte: Güzin Oralkan - Beste: Yılmaz Yüksel




Programın detayları:









Jose Mujica - Yaşayan Efsane



İzmir Büyükşehir Belediyesi'nce Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi'nde, Ece Temelkuran moderatörlğünde düzenlenen "Destek ile Yoksulluğu Önleriz" konulu panele konuşmacı olarak katılan Jose Mujica, neler mi söyledi? Çok şey söyledi. Çok da güzel de söyledi.

Konuşmasından bazı bölümler:

Bu kadar savaş dolu dünyanın içerisinde ne yüzle Nobel Barış Ödülü veriyorlar. İşte bu yüzden, bunu başkası alsın ben reddedeyim diye düşündüm. Dünyanın her tarafında savaş var. Aslında bu bir depresyondur. Eski çağlarda yaşayan insanoğlunu düşünecek olursak ve o dönemdeki savaşları düşünecek olursak, belki de diyebiliriz ki o politikaların devamını yaşıyoruz ve biz de aslında tarih öncesi dönemde yaşamaya devam ediyoruz. Bugün teknolojik gelişmelerin karşısında devam ediyor hâlâ savaşlar ve savaşın maliyeti savaşta sorumluluğu olmayan taraflara çıkıyor… İnsanların zekâsını kullanarak da savaşsız mücadele mümkün ve böylece acılara da neden olmazsınız...  Çünkü teknolojik gelişmeler ve ilerlemeler sadece zengin olanlara ve hükumetlere yarıyor. Bence dünyanın tüm halkları barış için, umut için bir araya gelmeli, savaşa hayır demeli.

“Dünyada dakikada 2 milyon dolar, asker ve savaşla alakalı mevzular için harcanıyor. Ve bu parayı harcayan insanlar, bu parayı fakirlerin sırtından kazanıyor."

"Her zaman barışı her şeyin üzerine koymak için odaklanın. Evreni ve gezegeni düşünün, hepimiz o minik gemi içinde seyahat ediyoruz. O yüzden bu geminin şansı, bahtı ve talihi sadece bize bağlı. Bu gezegeni kurtaracak taraf olmalı, mahvedecek taraf değil. Biz bu dünyaya zarar veriyoruz ama günün sorunda elimizde yeterli kaynak yok. Bütün bu kaynaklar tükenme noktasına gelebilir, biz bunu talihe ve şansa bırakmayız. Gökyüzünden insanlar gelip bizi kurtarmayacak…  Merkezi hükumetler endişe içindeler, diyorlar ki bir sonraki seçimi kim kazanacak ama aslında iklimle çevreyle alakalı önlemler alınması gerekiyor… işte siz gençler, bu bağlamda bizim yapmış olduğumuz hataları durdurma ve geriye döndürme hakkına sahipsiniz.”


“Şunu söyleyebilirim ki ben Tanrıya inanmıyorum ama kim neye inanırsa inansın ona saygı duyuyorum.”

“İyi bir dünya için asıl önemli olan, şeytana yardım edilmemeli, onun dünyayı yönetmesine ya da düzenlemesine izin verilmemeli.”

“Ben her türlü halkın kendi öz yönetimini savuna gelmişimdir ama sadece kendi istediği öz yönetimle olamaz bu. Hoşlanmadıklarının da kendi kendini yönetme hakkı olmalı.”

“İnsanları tanıdıkça köpeklere daha çok yakınlaşıyorum. Tüm sevgimizi köpeğimize verdik.”




“Çocuk yapmak için fırsat bulamadık, çünkü eşimle dünyayı değiştirmeye çalışıyorduk.”

“En önemli şey hayattaki aşktır. Uyandığım her sabah ‘bugüne de şükürler olsun’ diyorum.” 






Öğretmen Halil Serkan Öz'ün Anısına Saygıyla


Kılık kıyafeti ve sakalı nedeniyle, öğrencilerinin önünde Yalova Valisi tarafından azarlanan öğretmen Halil Serkan Öz'ün öğrencileri için hazırladığı altmış kitaplık okuma listesi.