Aykırı-Portreler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aykırı-Portreler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

AYKIRI PORTRELER 2

OSCAR WILDE (C.3.3)  


Oscar Fingal O’Flahertie Wills Wilde, göz cerrahı Sir William Wilde ve şair yazar Jane Francesca Wilde'ın ikinci çocuğu olarak İrlanda’nın Dublin kentinde doğdu. Dokuz yaşına kadar evde eğitim gördükten sonra Portora Kraliyet Okulu’na kaydoldu. Başarılı bir eğitim hayatı sürdü. Trinity öğrencileri için en büyük ödül olan Berkeley altın madalyasını aldı. Oxford Üniversitesi Magdalen Koleji’ni kazandığı bir bursla okudu.

1854 – 1900 yıllar arasında yaşamış olan Oscar Wilde, Victoria Dönemi İngiltere’sinin en dikkat çeken, başarılı oyun yazarı, romancısı, kısa öykücüsü ve şairidir.  
Kraliçe Victoria'nın hükümranlığını sürdürdüğü 1837-1901 yılları arasındaki Victoria Çağı diye anılan dönem ve sanayi devriminin ülkede yükselmesi Büyük Britanya’nın en parlak çağını oluşturur. Bu dönem, çok önemli ekonomik, siyasal, sosyal dönüşümlere yol açmış olduğu gibi sosyal hayatta, büyük çelişkileri de bünyesinde barındırmıştır. O yıllara kadar ekonomiye, toprak sahipleri yön verirken makineleşmenin yaygınlaşmasıyla ekonomik güç, burjuva sınıfının eline geçmiş, sanayileşme ile büyüyen ekonomiye karşın ülkedeki sınıflar arası uçurum giderek artmış, yoksul olan işçi sınıfının yoksullaşması fazlalaşmıştır. Mina Urgan çelişkiler, çatışmalarla dolu Victoria dönemini alttaki cümlelerle özetler.
  • ·         Ailevi değerlerle saygıdeğer olma merakı ve bunun getirdiği ikiyüzlülük.
  • ·         Toplumsal durumlardan ve bireysel koşullardan aptalcasına memnunluk.
  • ·         Cinsel konularda yapay çekingenlik ve sevgisiz evliliklerin kutsal bulunması.
  • ·         Dar kafalılık ve dinsel yobazlığa karşın Hristiyanlığın dibini oyan bilimsel araştırma ve gelişmeler.
  • ·         Para ve madde severlik ve alt sınıfların ve parasızların saygın bulunmaması.
  • ·         Plansız gelişen sanayileşme ve haksızlıklarla dolu çalışma şartları ve adaletsiz ekonomik düzen.
  • ·         Sanata duyulan düşmanlık ve edebiyatın salt eğlence aracı olarak algılanması.

Pek çok edebi türde ürünler vermiş İngiliz yazar David Herbert Richards Lawrence ise endüstrileşmenin birey üzerindeki yabancılaştırıcı etkisi üzerinde durarak bu dönemin çirkinliği üzerine şunları söylemiştir, “Bunu belki hiç kimse bilmediği halde XIX. yüzyılda insan ruhuna gerçekten ihanet eden şey çirkinlikti. Victoria Çağı'nın refah günlerinde paralı sınıfların ve sanayide kalkınmayı sağlayanların işledikleri büyük cinayet, emekçileri çirkinliğe, çirkinliğe ve gene çirkinliğe mahkûm etmekti: Bayağı, biçimsiz, çirkin giysiler, çirkin mobilyalar, çirkin evler, çalışanlarla işverenler arasında çirkin ilişkiler. İnsan ruhunun, ekmekten fazla güzelliğe gereksinimi vardır.”
İşte böyle bir dönemin etkisiyle Oscar Wilde, ” Bay W.H.’nin Portresi”, “Sosyalizm ve İnsan Ruhu”, “Yalanın Gözde Düşüşü”, “Kalem ve Zehir”, “Sanatçı Olarak Eleştirmen” ve Shakespeare oyunlarının sahne kostümlerini konu alan “Maskelerin Hakikati” başlıklı eleştiri, deneme metinlerini kaleme aldı. İlk kurmaca eseri “Narlı Ev”i 1891’de yayımladı. Alegorik öykülerden oluşan bu eserin ardından aynı yıl “Dorian Gray’in Portresi’ni  (The Picture Of Dorian Gray)” yazdı ve bu kitap içerdiği eşcinsel göndermeler nedeniyle hayli tartışmalara yol açtı. “Vera ya da Nihilistler”, “Lady Windermere’in Yelpazesi”, “Ciddi Olmanın Önemi” gibi oyunlara, “Lord Arthur Savile’in Suçu”, “Gizli Olmayan Sfenks” gibi öykülere, “Bencil Dev”, “Mutlu Prens”, Sadık Dost” gibi masallara ve pek çok şiire imza attı.

Tam bir estet olan Oscar Wilde, tek romanı olan Dorian Gray’in Portresi romanının önsözünde estetizmi şu cümlelerle savunur, “Sanatçı güzel şeyler yaratandır. Sanatı göz önüne serip sanatçıyı gizlemek sanatın amacıdır. Eleştirmen, güzel şeylerden edindiği izlenimi başka bir üsluba ya da yeni bir malzemeye dönüştürendir… Güzel şeylerde çirkin anlam çıkaranlar, çekicilik yoksunu, kokuşmuş kişilerdir... Sanat tümden yarar dışıdır.”  
Annesinin Wilde üzerinde etkisi büyüktü. Ozanlığında, olağanüstü konuşma yeteneğine ve başkaldıran karaktere sahip olmasında, annesi onun rol modeliydi. Şiirlerinde kıtlıkla, açlıkla karşı karşıya kalan İrlandalıların acılarını, İngiliz yönetimine karşı olan isyanlarını anlatan Lady Wilde da en az oğlu Oscar kadar nüktedandı. Örneğin, evinde vereceği bir partiye, saygıdeğer bir dostunu davet edip edemeyeceğini soran bir davetlisine yanıtı,  “Biz bu evde o tanımı hiç kullanmayız.  Tüccarlar saygıdeğerdir sadece.” olmuştu.
Babası öldüğünde Oxford’da tahsilini sürdürmekte olan Wilde yirmi iki yaşındaydı. Süslü püslü, son derece dikkat çekici giyiniyor, kristaller, tavuskuşu tüyleri, zambaklar topluyordu.  Yıllar sonra, “Yaşamımın iki dönüm noktası var: Biri babamın beni Oxford’a yollaması; öteki toplumun beni zindana yollaması” diyecekti. Keyif veren her şeyi, içkiyi, yemek yemeyi sever, sosyetenin çağrılarına katılır, lüks kulüplere gider “Keyfin anısından ya da pişmanlık duymanın lüksünden başka geriye bir şey kalmaz” derdi.

Aykırı kişiliği ve özdeyişleri insanların tepkisini çektikçe züppelikle ve düşüncelerinin yüzeyselliğiyle suçlanıyordu. Onun, bencil ve özentili olduğunu söyleyenlere karşın Borges dedikodulara kulaklarını tıkıyor, “Genellikle yazarlar, söylediklerini olduğundan daha derin göstermeye çalışırlar. Wilde ise, uçarı görünmek isteyen derin bir insan” diyordu. Andrei Gide de Borges gibi Wilde’ın nükteli söyleyişlerinin altında gizli olan bilgece düşüncelerin farkına pek çok insandan önce varmıştı, “Onun yaşamından daha trajik bir yaşam düşünülebilir mi? Dikkat edebilse, daha dikkatli davranabilse ne kadar büyük bir dahi olduğu görülecek.” diyordu. Gide’in bahsettiği trajedi gerçekten de Wilde’ın tüm yaşamını altüst eden bir davayla ilgiliydi.
Oscar Wilde, kraliyet danışmanlarından olan Horace Lloyd’un kızı Constance Lloyd ile 1884’te evlendi bu evlilikten iki çocukları oldu. Biseksüel olan Wilde’ın hemcinsleriyle ilişkisi evliliğine rağmen devam etti.  Pek çok erkekle ilişkileri oldu ancak bunlardan Lord Douglas’la ve Alfred Taylor’la ilişkilerinin basında yer alması kötü sonunun da başlangıcı oldu.
Oscar Wilde davası, Victoria Dönemi İngiltere’si için çok ilgi çekici bir davaydı. Konu günlerce gazete manşetlerinde yer almış, yargıçlar, savcılar davalara önyargıyla girmiş, kiliseler bile bu konu üzerine vaazlar vermişti.  Wilde’ın suçu, 1891 yılında, kendisiyle aynı üniversitede okuyan Lord Douglas’la ilişkiye girmiş olmasıydı. Queensberry Markisi olan baba Douglas, bu ilişkiye çok tepki gösterdi, oğlunu Wilde’dan ayırmak için pek çok yolu denedi Babasına büyük bir nefret dıuyan Lord Douglas ise bu çatışmayı sonuna kadar kendi çıkarları için kullandı. “Dorian Gray’in Portresi” romanının yayımlanmasının ardından bu olayların patlak vermesi, Oscar Wilde’ı toplum nazarında epeyce zor durumda bıraktı ve saygınlığı yitirmesine yol açtı. Bu arada oğluna ve Wilde’a kızgın olan baba da boş durmadı, gittiği kulüplerde, Wilde’ı herkesin önünde aşağılamaya çalıştı. Ona hakaretler içeren çeşitli notlar bıraktı. Son derece kindar olan Lord Douglas ise Oscar Wilde’ı babasına karşı dava açması için işlemeye başladı. Yakın çevresinin şiddetle karşı çıkmasına karşın Wilde, büyük bir hata yaptı ve Marki aleyhine hakaret davası açtı. Davayı kaybetti. Ardından eşcinsellik suçlamasıyla yargılandı, iki yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. Sonun başlangıcı olan bu davaların ardından zindana yollandı. Orada, Douglas’a elli bin kelimelik bir mektup yazdı ancak bunu ona iletmesi mümkün olmadı. Bu mektup Wilde’ın ölümünden sonra  De Profundis (1905) adıyla yayımlandı. “Oscar Wild’ın Mektupları adıyla yayımlanması ise ancak 1962’de mümkün olabildi. Bu mektupta, Lord Douglas’la olan ilişkilerini, mahkeme ve tutukluluk sürecindeki duygularının yanısıra din, sanat gibi konulardaki görüşlerini anlattı. Cezasını tamamladıktan sonra İngiltere’yi terk edip Paris’e yerleşti, en iyi ve son şiiri olan Reading Zindanı Baladı’nı (1898) yazdı. Şiirde bir idam mahkûmunun duygularını, cezaevlerinin insanlık dışı koşullarını, Ortaçağ’dan kalma İngiliz ceza sistemini anlattı. Eser ancak altı baskı yaptıktan sonra kitabın üzerine Oscar Wilde adı yazıldı. Önceki baskılarda ise cezaevindeki sicil numarası olan C.3.3. (C Bölümü, 3.koğuş, 3.hücre) yazıyordu.
Cezaevinden çıktıktan sonra da Lord Douglas’la tekrar birlikte olsa da araları eskisi gibi değildi. Douglas’a babasının ölümünden yüklüce miras kalmış olmasına rağmen beş parasız durumda olan Wilde’a yardım etmedi. Toplum tarafından aforoz edilmiş olan Wilde ise Sebastian Melmoth adını kullanmaya başladı. Yaşamının son üç yılını, ekonomik olarak son derece kötü durumda bir otel odasında geçirdi. 30 Kasım 1900’de Ben Barnes’de, bir kulak ameliyatının ardından oluşan çeşitli komplikasyonlar sonucu hayata gözlerini kapadı.
Hayatının büyük bir bölümünde sosyalizmi savundu. Ona göre, estetikçi amaçlara ulaşmak ancak sosyalizmle mümkündü. “İğrenç yoksulluğun, iğrenç çirkinliğin, iğrenç açlığın” bulunduğu bir dünyada kimse mutlu olamazdı. Özel mülkiyetin hâkimiyetinde bu düzen değişemezdi ve insanoğlu açlıktan sürünmek ya da ömür boyu karın tokluğuna yaşamak için yaratılmamıştı. Demokrasi ise “halkın, halk tarafından halk adına sopaya çekilmesi”ydi. İnsanca yaşamak ancak sosyalizm ile mümkün olabilirdi. Bu bir ütopya olsa da ilerleme ile gerçekleşmesi mümkündü. Görüleceği gibi onun sosyalizm anlayışı, işçi sınıfının egemenliğiyle gerçekleşecek siyasal bir düzen değildi.
O, yaşamı boyunca birbiriyle çelişen şeyler yaptı. Topluma ilişkin düşüncelerini ustaca gizlerken, sarkastik tarzıyla düşüncelerini ustaca söylemeyi bildi. Yüksek sanatı savunurken popüler olmanın peşine düştü. Kişisel ilişkilerinde olağanüstü nazik, cömert ama eşine karşı bir o kadar acımasızdı ve toplumdan gizlemeye çalıştığı eşcinselliğini eserlerinde hevesle açığa çıkardı.
Yazının son bölümü  Dorian Gray’in Portresi romanından bir alıntı olsun.
-          Sanat üstüne ne düşünüyorsunuz?
-          Sanat, bir hastalık…
-          Aşk?
-          Bir yanılsama…
-          Din?
-          İnanç yerine geçen moda bir karşılık.
-          Siz bir kuşkucusunuz.
-          Asla! Kuşkuculuk inancın başlangıcıdır.
-          Nesiniz, siz?
-          Tanımlamak, sınırlamaktır…

Kaynakça:
Sunuş: Elizabeth Hollander (2008), Oscar Wilde Sanatçı: Eleştirmen, Yalancı, Katil, İletişim Yayınları, Çevirenler: Esin Soğancılar, Kaya Genç, Fatih Özgüve, Türker Armaner
Şakir Eczacıbaşı (2002), Oscar Wilde Tutkular, Acılar, Gülümseyen Deyişler, Remzi Kitabevi

Oscar Wilde (2010), Dorian Gray’in Portresi, Can Yayınları, Çeviren: Nihal Yeğinobalı

AYKIRI PORTRELER-3

JEAN GENET BİR ANARŞİSTİN PORTRESİ

“Hırsız olmaya yaşamımın belli bir döneminde karar vermedim. Tembellik ve hayalperestlik yüzünden Mettray İslahevi’ne düştüm. Burada yirmi birime kadar yatmam gerekiyordu. Kaçtım. Gönüllü primi almak için beş yıllığına asker yazıldım. Birkaç gün sonra zenci subaylara ait birtakım valizleri alarak kaçtım.
Bir süre hırsızlıkla geçindim; ama para karşılığında erkeklerle yatmak tembelliğime çok daha uygundu.” (1)



Yetmiş beş yıllık yaşamının genç yıllarını cezaevinde geçiren Jean Genet (1910 - 1986), otobiyografik ögeleri de içinde barındıran Hırsızın Günlüğü kitabında kendisini yukarıdaki satırlarla tanımlar.
Fransız edebiyatının sıradışı yazarı, düşünürü, aktivisti, evlilik dışı bir çocuk olup annesi tarafından terk edildiği için on yaşına kadar yetimhanede ve Morvan’da bir çiftçi ailesinin yanında kaldı. Katolik olarak yetiştirildi. Başarılı bir ilkokul eğitiminin ardından dizgicilik (mürettiplik) mesleğini öğrenmesi için yanında yaşadığı aileden alındı ve bir zanaat okuluna gönderildi. On gün sonra oradan kaçtı. Nice’te bulundu. Ufak tefek kaçışların ardından on beş yaşında ilk hapishane deneyimini yaşadı ve mahkeme, reşit olana kadar Mettray Çocuk Cezaevi’nde tutulmasına karar verdi. O ise Mettray’dan ayrılabilmek için cezası dolmadan yabancılar lejyonuna yazıldı. Altı yıllık askerlik hayatının sonunda firar etti ve Fransa’dan kaçmak zorunda kaldı. Bir yıl boyunca sahte kimliklerle Avrupa’da dolaştı. 1937 de Paris’e döndüğünde hakkında pek çok suçlama ile mahkeme önüne çıktı, tutuklanıp cezaevine gönderildi.
İlk eserlerini Fresnes Hapishanesi’ndeyken yayımladı. Ömür boyu sürgüne yollanmak üzereyken ilk şiiri İdam Mahkûmu, Çiçeklerin Meryem Anası ve Gülün Mucizesi adlı kitaplarıyla, Sartre, Andre Gide ve Jean Cocteau’nun dikkatlerini çekti, onların cumhurbaşkanına verdikleri dilekçeyle suçu bağışlandı, serbest bırakıldı.
Anne babasını hiç tanımadı. Ebeveynlerini uzun süre aramasına karşın sadece annesinin adına ve onun bir fahişe olduğu bilgisine ulaşabildi. Gene, hayatının bir kısmını hırsızlıkla, fahişelikle, kadın satıcılığıyla ya da kaçakçılıkla kazandı.
Genet, içinde yaşadığı yeraltı dünyasının özelliklerini öne çıkartarak ve onları savunarak mevcut düzeni reddetti, düzenin ikiyüzlü yanlarını korkusuzca dile getirdi. Toplum nazarında onu suçlu kılan tüm özelliklerini inkâr etmek şöyle dursun kabul etti, arkasında durdu ve şöyle dedi: Hırsızlara, hainlere, katillere, kalleşlere sonsuz bir güzellik atfediyorum; sizlere asla.

“Tekil bir eylem olan hırsızlığa daha evrensel bir işlem olan şiir yararına ihanet etmem gerekiyordu.”
“Ona göre hakiki mahpuslar ‘bu toplumdan nefret ettikleri için değil, her halükârda canları sıkıldığı için hapishaneye gidenlerdir.’
Suçu sosyo-ekonomik hayatın şanssızlarının hayattan almak istedikleri pay için giriştikleri edim olarak göstermek isteyen egemenliğe karşı durarak,  bu modern iktidar sisteminin oluşturduğu suç kavramının gerçekliğini tartışmaya açar. Bu çabası yapıtlarında da görülür.” (2) Bu bağlamda, örneğin, “Çiçeklerin Meryem Anası” adlı romanında anlattığı katili romanın sonunda adeta kutsar, aziz mertebesine çıkartır. Gamze Çakır, makalesinde “1940’lı yılların şartları göz önüne alındığında, Genet’nin romanları Fransa’da büyük bir şaşkınlık yarattı. Genet’nin konumundaki hiçbir yazar, beyaz ve siyah erkekler, Nazi askerlerle Fransız milisler ve yaşayanlarla ölüler arasındaki eşcinsel birleşmelere ayrıntılı biçimde yer vererek, müstehcen veya aykırı kabul edilen alanlara pervasızca adım atmamıştı. Cenaze Töreni’nde, bir Fransız delikanlısıyla yaşadığı yoğun cinsel ilişkiyi Hitler’in kendi ağzından anlatan bölümler, okuyucuyu afallatmış ve dehşete düşürmüştü.” diye yazar.
Genet’nin hayatı otellerde geçti. Bir dönem bilinçli olarak edebiyattan uzaklaştı, tam yirmi iki yıl yazmadı. Bu dönemde dünyanın ezilen halklarının ve başkaldırı gruplarının yanında oldu. Yazılarıyla onları destekledi. O, “beyaz” diye tanımladığı dünyanın kendi deyimiyle zencisiydi. Tüm iktidarlarla ve kutsallarla savaşı vardı.
“Benden ölçüsüzce ve tüm kendiliğindenliğiyle nefret edecek tam düşmanı, ancak daha beni tanımadan benim tarafımdan yenilgiye uğratılmış, boyun eğmiş düşmanı isterim…
Dostlar değil. Dost filan istemem… Gücü tükenmiş, teslim olmayı kabul eden bir düşman arıyorum. Verebileceğim her şeyi ona vereceğim: silleler, tokatlar, tekmeler, onu açlıktan gözü dönmüş tilkilere ısırtacağım, ona İngiliz yemekleri yedirteceğim, Lordlar Kamarası’nda bulundurtacağım, Buckingham Sarayı’na konuk olarak kabul ettireceğim, Prens Philip’i düzdürteceğim, prens tarafından düzdürttüreceğim, bir ay Londra’da yaşatacağım, benim gibi giyindirteceğim, benim yerime uyutturacağım, benim yerime yaşattıracağım: açık düşmanı arıyorum.” (3)
1974 ve 1986 yılları arasında kaleme aldığı politik metinlerden oluşan “Açık Düşman” kitabının başındaki  “Bu kitap Fransız Büyükelçiliği’nin katkılarıyla yayınlanmıştır.” ibaresi ise bu denli muhalif tavrına karşın beyaz dünyanın ona yaklaşımını göstermesi bakımından ilginçtir. Kitap her bakımdan muhaliftir ve açık düşman tanımına Fransa da dâhildir.

“Piçlik, İhanet, Toplumun Reddi, ve Yazı”
Söz konusu kitapta,  yukarıdaki başlıkla, yapılan söyleşide Madeleine Gobeil’in sorusu ve Genet’nin yanıtı alttaki gibidir.
“Oyunlarınız çok başarılı oluyor. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde; Zenciler orada oynamaya başlayalı yakında dört yıl olacak. Bu başarı sizde nasıl bir etki uyandırıyor?”
“Aklım almıyor. Hayret ediyorum. Belki de Amerika Birleşik Devletleri düşündüğüm gibi değildir. Amerika’da her şey olabilir. İnsanlığa benzer bir şey bile ortaya çıkabilir.”

Genet, toplum nazarında piçtir, hırsızdır, eşcinseldir, fahişedir, ahlaktan, namustan yoksundur. O ise bu özelliklerini her fırsatta öne çıkartarak, burjuva toplumunun sahte değer yargılarına saldırır, onlara ayna tutar, yeniden değerlendirir. Düşüncesine göre burjuvazinin çöküşü ancak burjuvazi içerisinden çıkan Genet’ler sayesinde olabilecektir. Örneğin yargı sistemi ve onu sürdüren yargıçlar üzerine söyledikleri çok çarpıcıdır: “Yargıçların bana neler sağladığını sorsanıza... Yargıç olabilmek için hukuk okumak gerekir. Bu öğrenime on sekiz, on dokuz yaşına doğru başlanır, yeniyetmeliğin en verimli döneminde. Dünyada başka insanları yargılayarak hayatlarını kazanacaklarını bilen on sekiz yaşında insanlar var. Suçluların bana sağladığı şey bu işte: yargıçların ahlakı üzerine beni düşündürdüler. Ama buna güvenmeyin; her suçlunun içinde maalesef bir yargıç vardır, tersi ise doğru değildir.” (2)
Müşterilerin başka bir kimliğe bürünme isteklerini gerçekleştirebilecekleri lüks bir randevuevinde geçen Balkon adlı oyununda ise aynı konuyu şöyle işler;
“HIRSIZ KADIN, yukarıdan alarak: Bana hanımefendi diye hitap edin lütfen, ne isteyecekseniz de kibarca isteyin.
YARGIÇ: İstediğimi yapacak mısın peki?                                             
HIRSIZ KADIN, işveli: Hırsızlık etmem pahalıya patlar size.
YARGIÇ: Öderim. Bedeli neyse öderim hanfendi. Yoksa kötüyü iyiden ayırt etme yetkimi yitirirsem, sorarım size, neye varır benim halim?”(4)

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ırkçılığa karşıtı Kara Panterler, Federal Almanya’daki Kızıl Ordu Fraksiyonu, Filistin Kurtuluş Örgütü… Bunlar destek verdiği örgütlerden birkaçı. Tam bir anarşist olan Genet, Hırsızın Günlüğü, s.47’de şöyle der:
“Sınırları geçişim ve bu geçişin bana verdiği heyecan, içine girdiğim ulusun özünü herhalde doğrudan kavramamı sağlayacaktı. Bir ülkenin içine girmekten daha çok, bir imgenin içine giriyordum. Elbette bu imgeye sahip olmak istiyordum, ama onun üstünde etki yapmak da istiyordum. Askerlik çarkını, bu imgeyi anlatan en iyi şey olduğu için bozmak istiyordum. Yabancı için casusluktan başka çare yoktur. Temel niteliği dürüstlük  -ya da bağlılık- olması gereken bir kurumu ihanet yoluyla kirletmek kaygısı da belki buna karışıyordu. Belki de kendi ülkemden daha çok uzaklaşmak istiyordum.”

“Elbette ki isyan eden halklardan yana oldum…”
Yetmiş iki yaşında, Leyla Şahid’le birlikte Filistin’e giden Genet, "Vatanları olmadığı için destekliyorum onları; bir devletleri, ordusu, polisi olduğu gün beni hiç ilgilendirmeyecekler." der ve Avusturya’dan Rudiger Wischenbart ile yaptığı söyleşide, Filistin’i desteklemesine ilişkin şunları söyler:
“Jean Genet, sizi Filistin Kurtuluş Örgütü için bu kadar güçlü bir şekilde angaje olmaya iten neydi? Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Kara Panterler ve Federal Almanya’daki Kızıl Ordu fraksiyonunu bir yana koyacak olursak, bir grubun ya da siyasi bir hareketin yanında yer almanız önceleri oldukça ender görülen bir durumdu.”
“Beni buna iten öncelikle kişisel tarihimdir; bunu da anlatmak istemiyorum, kimseyi ilgilendirmez. Bu konuda daha fazla şey bilmek isterlerse kitaplarımı okurlar, olur biter. Ama benim size söylemek isteyeceğim şey, önceki kitaplarımın – aşağı yukarı 30 yıldır yazmayı bıraktım - bir rüyanın ya da bir hayalin parçası olduklarıdır. Bu rüya ve bu hayalden sonra ayakta kalarak, bir tür hayat bütünlüğü elde etmek için eyleme geçmek zorundaydım. Anladığımı sandığım kadarıyla, Kara Panterleri, Alman Kızıl Ordu fraksiyonunu ve Filistinlileri saydınız. Hemen konuya girmek için size şöyle cevap vereyim: Benden müdahale etmemi isteyen insanların derhal yanında oldum. Kara Panterler Paris’e gelip benden Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmemi istediler, ben de derhal gittim. On yıl önce Filistinliler benden Ürdün’e gelmemi istediler, bir yıl önce de Leyla Şahid benden Beyrut’a gitmemi istedi. Elbette ki isyan eden halklardan yana oldum ama bunu çok doğal olarak yaptım, çünkü ben de tüm toplumu yeniden tartışma konusu yapmak ihtiyacındaydım.”
İşçi ve öğrenci hareketlerinin başladığı 68 eylemlerinde “milliyetçilikten kurtulmuş zarif denebilecek gülümseyen bir dünya” gördüğünü söyleyen Genet ilk kez bu dönemde ülkesinden nefret etmediğini söyler.

Hapishane ve randevuevi arasındaki mezarlık...
Cumhurbaşkanı tarafından affedilmesinin ardından kendini tamamen edebiyata vermiş olan yazar, 1979 da gırtlak kanseri olduğunu öğrendi ve tedaviye başladı. Bundan sonraki süreçte pek çok kez Ortadoğu’ya gitti.
İlk şiiri “İdam Mahkûmu”ndan sonra, sırasıyla Çiçeklerin Meryem Anası (1944), Gülün Mucizesi (1946) kitaplarının ardından, Cenaze Töreni (1947), Denizci (1947), Hırsızın Günlüğü (1948) kitapları yayımlandı. Büyük Gözaltı, Hizmetçiler, Balkon, Paravanlar dünyada büyük yankılar uyandırdı. Düz yazılarını ise, Sevdalı Tutsak, Açık Düşman ve Tek Başına – Şatila’da Dört Saat adlı kitaplarda topladı.
         1986 da Paris’te bir otel odasında ölen Genet, kendi isteğiyle, Fas’ta, belediye hapishanesi ve randevuevi arasında yer alan küçük bir İspanyol mezarlığına gömüldü.
         Genet hakkındaki söylenecekler bitmez. Yazıyı Sartre’ın sözleriyle noktalayalım.
         “Şeytanını bize bulaştırarak Genet, kendini ondan uzaklaştırır. Kitaplarının her biri, şeytandan arındıran bir işlem, bir psikodramadır; sanki her kitap yalnızca bir öncekinin, tıpkı yeni aşklarının öncekileri yinelemesi gibi, yeniden basımıdır. Ancak her kitapla, bu, ruhuna şeytan girmiş adam, ona egemen olan şeytanın biraz daha fazla efendisi olur. On yıllık yazın, psikanalitik bir sağaltıma eşittir.”

Notlar:
      1.      1-Hırsızın Günlüğü – Jean Genet
      2.      2-Jean Genet’de Egemenlik ve Özgürlük İlişkisi (PDF) – Gamze Çakır
      3.      3-Açık Düşman– Jean Genet
      4.       4-Balkon– Jean Genet

Kaynakça:
Jean Genet (2012), Hırsızın Günlüğü, Ayrıntı Yayınları, Çeviren: Yaşar Avunç
Jean Genet (2016), Açık Düşman, Metis Yayınları, Çeviren: Sosi Dolanoğlu
Jean Genet (2014), Balkon, Ayrıntı Yayınları, Çeviren: Başar Sabuncu
Gamze Çakır (2013), Jean Genet’de Egemenlik ve Özgürlük İlişkisi – İnsanın İnkârı Olmayı İstemek, İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Hukuk Yüksek Lisans Programı

AYKIRI PORTRELER – 1 Lou Andreas-Salome


İkili ilişkilerde birliktelik, fiziksel mi ruhsal mı olmalıdır sorusuna yanıt, büyük oranda her ikisinin de var olması gerektiği olsa da koşullara göre değişkenlik gösterebileceği de göz ardı edilmemeli.
      
     

Nazilerin, Yahudilerin yanısıra özürlülere, eşcinsellere de soykırım uyguladığı bilinmekte. 1997 İngiltere - Japonya ortak yapımı olan Bent (Kırık) filminde eşcinsellere uygulanan soykırım iki gay üzerinden verilir. Max ve Horst, toplama kampının koşulları içinde duygusal yakınlık yaşarlar. Değil dokunmak, belli mesafede yaklaşmanın dahi yasak olduğu taş ocağında, kısa bir zaman zaman diliminde yalnız kalırlar. Kendi bedenlerine hiç dokunmadan, sadece birkaç cümle konuşarak 'sanal' birliktelik yaşarlar ve sonunda orgazm bile olurlar. Filmin hemen pek çok sahnesi gibi bu sahne de izleyici için son derece etkileyicidir. 
Yeryüzündeki insan sayısı kadar ilişki ya da evlilik anlayışından bahsetmek olası. Bunlardan biri de yazıya konu olan Lou Andreas-Salome’ye ait.  Ona göre evlilik aşkı öldürür, arzu ne kadar güçlüyse boyun eğme de o kadar güçlü olur ve cinsel birlikteliğin olduğu ilişkilerde aşk ölmeye mahkûmdur. Bu nedenle evlenmeye şiddetle karşıdır. Çevre baskısıyla yapılacak göstermelik evlilik yerine entelektüel birlikteliği, yaşadığı dönemin koşulları içinde cesurca savunur.
 Sefarad Yahudisi olan atalara sahip Lou, 12 Şubat 1861 yılında St. Petersburg’da, Almanca konuşan bir ailede doğdu. Fiziksel görüntüsü, düşünceleri, zekâsıyla çevresinin her zaman dikkatini çekti. Tuttuğu notlar annesiyle arasının pekiyi olmadığını gösterse de “Çok az genç kız onun gibi her şeyi kendi istediği biçime sokmuştur” diyebilecek kadar çocuğunu tanıyan bir anneye sahipti.


Lou genel olarak yalnızlık duygusu içindeydi. Farklı hedefleri vardı ve onlara yönelmesi konusunda, “Hedefler benim için bir seçim değildi, çünkü seçme duygusunu hiç yaşamadım ama içimde doğal kuvvetlerin gerekli işleyişiyle çok benzerlik buldum” diyordu.
Sağlık sorunları nedeniyle Roma’ya gitmesi gereken Lou için edineceği yeni çevre, zihinsel, kültürel gelişimi için büyük bir şans olacaktı ve bu şansı henüz Petersburg’dayken yakalamıştı. O dönemde, pasaport alınabilmesi için kiliseye üyelik işleminin yapılması gerekmekteydi bu da kilise ruhani kurulunun yapacağı sözlü sınavdan geçer not almakla mümkündü. Kurulun muhtemelen soracağı On Emir, Rabbin Duası, İman Açıklaması ve kilisenin kabul etmiş olduğu ilmihal’den sorular için Lou, dönemin ünlü rahibi Hendrik Gillot’dan ders almaya başladı. Bir gün, hakkında duyduklarından etkilenip onu dinlemeye gitmiş ve ondan çok şey öğrenebileceğini o gün anlamıştı. Ancak daha ilk günlerde, çetin ceviz öğrenciyle hocası arasında ciddi sorunlar başladı. Örneğin, “Tanrı’nın olmadığı bir yer düşünülebilir mi?” sorusuna Lou’nun, “Düşünülebilir. Cehennem” yanıtını vermesi rahibi oldukça şaşırtmıştı. Yine de deneyim ve derinliğe sahip rahip, henüz on yedi yaşında olan öğrencisinin sorgulayıcı özelliğinden memnun derslere devam etti. Onu salt dini konularda değil felsefe tarihi konularında da eğitti. Genç kız için Gillot bulunmaz fırsattı ancak işler bir süre sonra sarpa sarmaya başladı. Rahibin sevgi dolu sarılmaları, dostça davranışları zamanla anlam değiştirdi ve taparcasına sevdiği hocasından uzaklaşmak zorunda kaldı. Oysa Lou, genç yaşına karşın kararlıydı, kendini asla cinselliği olan bir ilişkiye teslim etmeyecekti. Beklemediği bu durum onu öyle derinden etkilemişti ki kendini kefenle tariflediği “Ölüm Yakarışı” adlı şiirini yazdı ve onu hocasına okutarak görüşmelerini sonlandırdı. Bu, sadece kıymetli bir eğitimin yarıda kalması olmayıp içinde büyüttüğü hayranlığın da yerle bir olmasıydı. “Tek bir darbede tapındığım şey yüreğimden ve duygularımdan düşüp bir yabancı oldu” sözleri onun duygularını göstermesi bakımından önemlidir.
Lou, Roma’da döneminin ünlü şairleri ve filozoflarıyla tanışma olanağı buldu. Petersburg’da ve daha sonra Zürih’te almış olduğu felsefe, teoloji, metafizik dersleri ona güçlü donanım kazandırdı, dönemin ünlü isimleriyle ortak dil yakalamasını sağladı. Avrupa’da karşılaştığı konuştuğu herkesin üzerinde derin izler bıraktı. Freud’a göre kavrama yeteneği müthiş bir insan, Paul Ree, Nietzsche,  Rilke’nin hızla âşık oldukları zeki bir kadın, Friedrich Carl Andreas için ölmeyi göze alabileceği kadın, …

Ree oldukça farklı biriydi. Yahudi olduğu için kendinden nefret ederdi, hastalık derecesinde kumara düşkündü ve yaşamına istediği an son verebilmek için yanında küçük bir zehir şişesi taşırdı. Olumsuz özelliklerine karşın, sıcakkanlı, dost canlısı ve kibardı. Lou, kendisine âşık olan bu adama kayıtsız kalamadı. Evlenme teklifini kabul etmedi fakat onu entelektüel birlikteliğe ikna etmeyi başardı ve üç yıldan fazla süre boyunca cinsellik olmadan uyum içinde yaşadılar. Ree, zaman içerisinde onunla paralel düşüncelere gelmiş olacak ki bir gün defterine, “Soylu, ruhsal ve derin sevgi uyandıran bir kadınla ilişkilerimizde en sonunda onun mülkiyetini de elde ettiğimizde her zaman kazandığımızdan fazlasını kaybederiz.” notunu yazdı.
Ree, yakın dostu Nietzche’nin Lou ile tanışması gerektiğini düşünüyor ve onları buluşturmanın yollarını arıyordu. Sonunda istenen tanışma gerçekleşti ve Nietzche, “Hangi yıldızlardan düşüp de burada bir araya geldik?” diyerek tokalaştı onunla. Bu karşılaşma Nietzche için farklı bir dönemin başlangıcı olabilirdi. Ree’den onun zekâsına ve birikimlerine ilişkin epey bilgi sahibi olmuştu. Lou’nun kalbini kazanabilirse, yalnızlıktan kurtulabilir, sadece erkeklerle konuşmak zorunda kaldığı felsefi dünyasına renk gelebilirdi. Bu düşüncelerle, birkaç görüşme sonrasında, Lou ile evlenmek için Ree’yi aracı yaptı fakat teklif Lou tarafından geri çevrildi. Yaklaşık sekiz aylık tanışıklığın bitiminde gururu kırılan Nietzsche artık ona öfke doluydu. “Tüm tanıdıklarım arasında en değerli” diye tanımladığı kadın, verdiği ret cevabıyla nefret edilenler listesinin başına geçmişti ve “Lou, benim için en itici ve nefret uyandıran bütün insan özelliklerini kendinde topluyor” diyecek kadar da ona kızgındı. Ancak yaşadığı karşılıksız aşk, Nietzsche’nin olgunlaşmasına önemli katkı yaptı. Ablasından alınan bilgiye göre, tüm tanıdıkları arasında Lou en değerli kişiydi ve “… onu tanıdıktan sonra Zerdüşt için olgunlaştım” demişti.
Ansiklopedilerde, adının karşısında “Rus asıllı bir psikanalist ve yazar” açıklaması yazan Lou, psikanalize yöneldiğinde elli yaşındaydı. Bu yönelişte elbette ki Freud’un katkısı büyüktü ve Freud onu “Korkunç bir zekâ” olarak tanımlamakla kalmaz, “Onun yanına yaklaşan herkes, varlığının samimiyetinden ve uyumundan çok güçlü bir biçimde etkilenirdi; kadınlara özgü zaafların hiçbirinin hatta insani zaafların bile çoğunun onda bulunmadığını, yaşamı boyunca bunları aşmış olduğunu…” söylerdi.
            Lou, genel olarak  psikoloji, tanrı kavramı ve narsizim gibi konularda görüş bildirmiş, bu düşünceleriyle dönemin düşünürlerini etkilemiş olsa da en çarpıcı düşünceleri evlilik ve sevgi üzerineydi. Ona göre sevgi kesinlikle cinselliğe evirilmemeliydi çünkü “bedensel tutkudan ruhsal empatiye giden yol yoktur ama ikinciden birinciye gidilebilir”di. Ancak, tüm evlilik karşıtlığına rağmen 1887 yılında aniden evlendi ve şu açıklamayı yaptı: “… başka erkeklerle ilişkim olduğunu ve evliliğe karşı olduğumu söylememe rağmen, Friedrich Carl Andreas’ın ısrarlı evlilik teklifine özgür olmak şartıyla evet dedim.”  Söylentilere göre, sürekli yanında çakı taşıyan Andreas, onu evliliğe razı edebilmek için kendini öldürmeye kalkmış ya da bununla tehdit etmişti.
Pers kültürü konusunda uzman ve Almanca eğitmenlik yapan Andreas’la yirmi altı yaşında yapmış olduğu evlilik, cinsellik olmaksızın kocasının ölümüne kadar sürdü. Gerçi Andreas,  evliliklerinin ilk yıllarında, birkaç kez zor kullanarak karısıyla birlikte olmaya yeltendi ama bu durum Lou tarafından oldukça sert karşılandı ve sonrasında bu davranışlara tepki olarak alyansını takmama kararı aldı. Evlilik kurumunun doğal uzantısı diye kocasıyla sevişmek ona göre değildi ve “büyük ölçüde bedensel aşk yaşayan insanların neden evlendiklerini hiç anlayamadım” derdi.
 Öte yandan evlilik, Lou için başkalarıyla birlikte olmaya engel değildi. Evlendikten yıllar sonra, otuz altı yaşındayken, aşk ona Rilke’yle geldi. Yaklaşık dört yıl süren birliktelikleri başladığında Rilke yirmi bir yaşındaydı ve Lou’nun yüksek özgüveninin etkisi altındaydı. Örneğin feminen bir isim olan Rene’yi bırakıp Rainer ismini kullanmaya başladı. Lou da ilk kez birine bu denli derin duygular içindeydi. Rilke ona, “Sen benim haziranım, bin tane yolu olan / Üzerinde hiçbir öncünün yürümediği…”  derken Lou da ona, “Eğer yıllardır senin karın olsaydım, bunun nedeni, senin benim için ilk gerçek bir şey olman olurdu.” diyerek karşılık veriyordu. Bu tür sözleri daha önce başkasına hiç söylememiş olan Lou’ya göre, ikisi birbirlerine diğer âşıklardan daha yakındı. Lou’nun Andreas’la ilişkisi ise sıradışı, dokunulmazlığı olan, istikrarlı bir ilişkiydi ve öyle de kalacaktı. 
Kurt Wolff’un, “Almanca konuşulan topraklarda 150 yıldır hiçbir kadın onun kadar güçlü ve dolaysız bir etki yaratmamıştır.” dediği Lou Andreas-Salome, düşünür olarak pek çok bilimsel makale yazdığı gibi on beş de roman yayımlamış değerli bir yazardır. Yaşamının belli kesitlerine odaklanmış olan bu yazı elbette ki onu tanımak için yetersizdir ve o, farklı çalışmalarıyla da incelenmesi gereken özgün bir kişidir.

Kaynakça:
Angela Livingstone (2001), Salome-Yaşamı ve Yapıtları, Ayrıntı Yayınları, Çeviren: Semra Kunt Akbaş
Françoise Girou (2014) Lou-Özgür Bir Kadının Öyküsü, İmge Kitabevi, Çeviren: Saime Bircan Sak


Kurşun Kalem Edebiyat Dergisi / Ekim Kasım Aralık 2016 / Sayı 42

Yazan: Nalan Yılmaz