Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi

Hepimizin zaman zaman uç noktalara varan farklı dilekleri vardır. Tüm insanlığı kapsayan, dünyaya adeta şifa yaymayı hedefleyen isteklerdir bunlar. “Tüm silahlar bir günlüğüne sussun...”, “Bir gün boyunca hiç trafik kazası olmasın...”, “Bugün hiç kimse ölmesin...” gibi.
“Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi” oyununda, trans Umut, “Dün kimse ölmedi” diyor. Yani o sihir gerçekleşmiş, hayal gerçek olmuştur. Her gün pek çok arkadaşı katledilirken dün ölen olmamıştır. Bu dilek oyunun iletileri kapsamında her ne kadar LGBT bireylere yönelik olsa da yeryüzünde yaşayan tüm insanları kapsadığı da düşünülebilir elbette. Çünkü yaşamak ama insanca yaşamak her bireyin hakkı.
Oyunun adında geçtiği gibi kimsenin ölmediği bir gün düşünelim. Hatta bir gün değil pek çok gün boyunca kimse ölmesin. İnsanca yaşayabilmek için bu yeterli olacak mı? Peki ya yaşarken manen öldürdüklerimiz, yaşam alanlarını daralttıklarımız, insan olmaktan çıkarttıklarımız? Çalışmak, okumak, mutlu olmak haklarını ellerinden aldıklarımız. Tacize uğrayanlar, ensestle hayatı kararanlar, her gün şiddete katlanmak zorunda olanlar... Kimsenin ölmemiş ya da öldürülmemiş olması yeterli mi? İnsanlar yaşarken, insan onuruna yaraşır bir yaşam süremiyorlarsa durup düşünmemiz, bunun için bir şeyleri değiştirmemiz gerekmez mi? İşte oyun, o uzun adıyla Umut karakteri üzerinden tüm bu sorulara gönderme yapıyor. Dışarıda kimse ölmüyor/öldürülmüyor ancak Umut’a da insanca yaşama hakkı verilmiyor.
Ebru Nihan Celkan’ın kaleme aldığı eser son yılların en dikkat çeken oyunlarından biri. Umut bir transseksüel ve Sumru Yavrucuk beden duruşuyla, sesiyle, bakışlarıyla inanılmaz başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Rolü için, kaşlarını botoksla kaldırtmış, takma dişler takmış, dansçı ve koreograf İlyas Odman’dan transseksüellerin beden diline ilişkin dersler almış. Sahnede büyüdükçe büyüyor. Onu, baştan sona kadar nefesinizi tutarak izliyorsunuz. Yaklaşık bir saat boyunca enerjisinde hiç düşüş olmuyor. Duruma göre araya doğaçlama konuşmalar da ekleyerek seyirciye laf atıyor, gay argosunu anlamasını sağlıyor.
Oyunun aynı zamanda yönetmeni de olan Sumru Yavrucuk bir söyleşide kendisine sorulan “Oyundan üç saat önce hazırlanmaya başladığınız doğru mu?” sorusuna “Hakkımı yemişler en az beş saat önce geliyorum sahneye.” diye yanıt vermiş. Yani öylesine tutkun yaptığı işe.
 Oyun bitip de sahnede makyajını silmeye başladığında, ne kadar yorulmuş olduğunu görmemek mümkün değil. Kat kat boyalar silindikçe Umut, yavaş yavaş yerini Sumru’ya bırakıyor.
Kendisiyle yapılan söyleşilerde Umut karakterini oynamak konusunda başlangıçta biraz çekimser olduğunu okumuştum. İyi ki üzerinden atmış çekingenliğini. İyi ki Ebru Nihan Celkan bu senaryoyu yazmış ve ben de iyi ki izlemişim.
Tüm ekibi candan kutlarım.

Yazan:
Ebru Nihan Celkan
Yöneten ve Oynayan: Sumru Yavrucuk
Dramaturji: Sumru Yavrucuk-Onur Coşkun
Yönetmen Yardımcısı: Onur Coşkun
Mekan Tasarımı: Başak Özdoğan
Işık Tasarımı ve uygulama: İsmail Sağır
Müzik-Ses Tasarım: Berrak Artemiz
Efekt Uygulama: Onur Kiraz

Fotoğraf: James Hughes

Edebiyatta ve Sanatta Kırk Yıl - Nevin Konuk



Bir EKYAZ etkinliği
özgürlük, kuşlar ve yürekler
                                                                       Madımak yangınında yitirilen canlara saygıyla
gözlerim uçmayı öğreniyordu
kanat çırpan her şeye aç ellerim
hiç kimse anlamadı bu gizi benim kadar
tutsaktı gökyüzünde özgür sanılan kuşlar
kanatlarında ağlayan şarkılarla
o kuşlar ki
zamanın ötesinde uçtular

özgürlükler ne yerdeydi ne gökte
ve hala duruyordu düşüncelerin pası
sızıdır içimizde
gözlerin yeşil kanaması

ve yürekler
yaşlanan bedende çocuktular
kuşlar gibi
zamanın ötesine uçtular

Nevin Konuk

Mini bir Nevin Konuk belgeseli



Konak Belediyesi ve Egeli Kadın Yazarlar Platformu'nun ortaklaşa düzenlediği
"Edebiyatta ve Sanatta Kırk Yıl - Nevin Konuk" etkinliği
6 Mayıs 2014 günü Konak Belediyesi Prof. Dr. Türkan Saylan
Alsancak Kültür Merkezinde gerçekleştirildi.
Etkinliğimize, tarafımdan hazırlanmış, Nevin Konuk'un hayatını anlatan mini bir belgeselle başladık, ardından şiir anlayışını yazar Filiz Gülmez, resim anlayışını Yayla Boztaş anlattı. Nevzat Süer Sezgin'in Nevin Konuk'la yaptığı söyleşinin ardından bestekâr Gülseren Mungan, Nevin Konuk’un söz yazarlığından bahsederek, bestelenmiş sözlerinden uduyla örnekler verdi. 

Bölüm aralarında şiir okuyan arkadaşlarımız
Emine Emiral, Buket Akkaya, Oya Uslu, Vicdan Efe, Emine Kamçı.

Birkaç Nevin Konuk resmi






  


Ekin Yazın Dostlarıyla Birlikte


Ekin Yazın Dostları İzmir Grubu, 2013 - 2014 döneminin son toplantısında 27 dostla birlikte "Köz" öykü kitabıyla ilgili çok değerli paylaşımlarda bulundular.
Tanımaktan büyük mutluluk duyduğum üyelerin bir de güzel sürprizleri vardı.

“Bir insanın yılda tükettiği yaklaşık 7 ağacı doğaya yeniden kazandırarak; doğa ve kültürel mirasımızın ‘bir arada’ geleceğe taşınmasına katkıda bulunuyoruz…” diyerek bu etkinlik kapsamında7 fidanın, 7 Ağaç Ormanları’ına dikileceği bilgisini verdiler.

Grupla tanışmamı sağlayan Sayın Osman Akbaşak’a, grubun tüm üyelerine dost yaklaşımları ve emekleri için teşekkür ederim.

02 Mayıs 2014

 
 
 
 
 
 

Edebiyatta Kırk Yıl - Zeliha Akçagüner

Bir EKYAZ etkinlği

Egeli Kadın Yazarlar Platformu'nun Konak Belediyesi ile ortaklaşa düzenlediği "Edebiyatta Kırk Yıl - Zeliha Akçagüner" etkinliği 16 Mart 2012 günü gerçekleştirildi.
Program, Buket Akkaya’nın Zeliha Akçagüner’in yaşamını aktaran sunumuyla başladı. Ardından, Zeliha Akçagüner’in Çocuk Yazınıyla ilgili çalışmaları ve bu türdeki yapıtları hakkında Mehmet Atilla, "Zaman Büyücüleri" adlı kitabından hareketle, yazarın çocuk kitaplarındaki tutumuna bakışı Zehra Ünüvar, romanları üzerine Filiz Gülmez, öyküleri üzerine ise Esma Zafer Ertan konuştular.


Teknik aksaklıklar nedeniyle tüm video çekimlerimizi salondaki izleyicilerimizle paylaşamadık ancak artık hepsini bu sayfada görmek mümkün. 

Her ay bir kitabı tartışan "Kitap Dostları"nın kuruluş öyküsü / çalışmaları 


Zeliha Akçagüner'e yönelttiğim sorular ve yanıtları

1- Cumhuriyet kazanımları bağlamında ülkemizde “kadın olarak var olma” konusundaki düşünceleriniz nedir?
2- Bir kadın yazar olarak günümüzde sizi en çok ne mutlu etmekte?
3- Yaşamınızda edebiyatın önemi nedir?



Torunu Yasemin Akçagüner'in gözünden babaannesi Zeliha Akçagüner :)))



Buket Akkaya'nın kaleminden Zeliha Akçagüner (Fotoğraflar için de kendisine ayrıca teşekkürler :)))

Zeliha Akçagüner, 6 Haziran 1935 de Sivas’ın Divriği kazasında, Jandarma Komutanı Sait Erkul ve eşi Nuriye Hanımın dördüncü çocuğu olarak dünyaya geliyor.
Divriği, Selçuklulardan kalma tarihi mekânlarının olduğu bir bölge ve yazar yaşadığı yerden çok etkileniyor. Bunu her seferinde; “Benim anavatanım çocukluğum, çocukluğumsa Divriği’dir” diye özetliyor… 1946 da Sait Bey emekli olduktan sonra çocuklarının eğitimi için İzmir’e göç ediyorlar. Kardeşler; İsmet, Saadet, Bahtiyar, Zeliha ve Oğuz, babalarının bir tek emekli maaşıyla yüksek eğitimlerini tamamlıyorlar.
1956’da Edirne Yatılı Kız Öğretmen okulundan mezun olan yazar, eşi Fahri Bey’le evlenip Kula’ya öğretmen olarak atanıyor.


1959 da ilk oğulları Tanju, 1964 de ikinci oğulları Alp dünyaya geliyor. Kula’da yaşadığı yıllar ve orada öğretmene duyulan saygı, yazarın yaşamında derin izler bırakıyor. Aslında edebiyat öğretmeni olmak isteyen Akçagüner evliliğe öncelik verdiği için o yıllarda devam zorunluluğu olan Gazi Eğitim Fakültesi Edebiyat bölümüne giremiyor. Bu olay yazarın içinde hep yara olarak kalacaktır. Diğer taraftan sanata duyduğu ilgi ve yatkınlık onu Kız Teknik Yüksek Öğretmen okulunda okumaya yönlendiriyor. 1962 yılında bu okuldan mezun olup orta öğretime resim ve ev ekonomisi derslerine girmeye başlıyor. Ödemiş lisesine gelene kadar Fahri Bey ve Zeliha Hanım burada görev yapıyorlar.
1970 yılında Akçagüner çifti çocuklarının eğitimi için İzmir’e yerleşiyorlar. 1982 yılında Eski adı Şube, şimdiki adıysa Karşıyaka Ortaöğretim Okulu’ndan emekli oluyor. Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okul’unda okumak, onu sanatın görsel yanına yaklaştırıyor. O yıllarda öğrencileriyle birlikte, sergiler açıp defileler düzenliyorlar. Ancak tüm bu uğraşlar yazarın edebiyat boşluğunu dolduramıyor. Kendini okumaya veriyor. Okudukça kafasında canlandırdığı öyküleri bir yerlerde notlar halinde biriktirmeye başlıyor. Henüz 6 yaşlarındayken tanık olduğu bir olaydan çok etkilenen Akçagüner  ‘Bu olaya nasıl bir kurgu gerekir?’ sorusunu uzun yıllar kafasında döndürüyor. Nihayet bu kurgu 1987 yılında kaleme aldığı ilk öyküsü -ki bu öykü yazarın 6 yaşlarındayken tanık olduğu olay-  ‘Bir Kardelendi O’ olarak karşımıza çıkıyor. Eser 1989 da Ömer Seyfettin Öykü Ödülü’nde Yazara ikincilik kazandırıyor. Ardından da diğer öyküler gelmeye başlıyor.
Öyküye geçtiği yıllarda senaryo yazmaya da ilgi duyuyor. Ama nasıl yazacağı konusunda hiç bir fikri yok. Senaryo yazmak fikri, ona öykülerinin görselleşmesini sağlayacağı için çok heyecan veriyor. Bu konuda kitaplar araştırıp Senaryo yazma tekniğini öğreniyor.  ‘Güneşe Uzanan Fidan’ adlı senaryosuyla TRT, Dizi Gençlik Film Senaryo Yazma Yarışmasında ikinci oluyor. Ardından da Kültür Bakanlığı Dizi Film senaryosu yarışmasında  ‘Parçalanmış Üçgen’ adlı yapıtı mansiyona layık görülüyor.
Gençlik yıllarında bir arkadaşı iki kardeşi birden evlatlık olarak alıyor. Yazar bu çocuklarla tanıştıktan sonra “Sevginin Gücü’ adlı ilk çocuk romanını yazıyor. Bu roman ona İzmir Büyük Şehir Belediyesinden İzmir Belediyesi Çocuk Romanı ödülünü getiriyor.
Bir mansiyon da 1989da Tömer Masal yarışmasından… Yine o yıllarda ‘Kılıflanmış Gerçekler’ adlı öyküsü Almanya’nın Sesi radyosunda yayımlanmaya layık görülüyor.
Yazarın giderek çocuk yazınına olan ilgisi artıyor. Özgür eğitim yayınlarından çocuk romanı dalında ‘İçimdeki Ses’ isimli dosya ile birincilik, 1990 yılında ‘Çatalçayın Çocukları’ (Uluslararası 23 Nisan Çocuk Şenliklerinde bir araya gelen bir Rum ve bir Türk çocuğunun dostluklarını anlatan romanda bu çocuklarının savaş sırasında tesadüfen dedelerinin de arkadaş olduğunu öğreniyoruz romanın sonunda) Özgür Eğitim Yayınlarından üçüncülük  ödülleri geliyor.
Zeliha Akçagüner, kendisinden söz edilirken Öğretmen / Yazar denmesinden büyük keyif alıyor. Çünkü öğretmenliğinin, yazarlığına çok katkısı olduğunu düşünüyor. Bu yüzden yapıtlarında ağırlığı çocuk yazınına veriyor. Ayrıca çocuk edebiyatında olmanın, çocuklar için yazmanın büyük sorumlulukları olduğunun altını sürekli çiziyor Zeliha Akçagüner. Ona göre Her yazar bu sorumluluğun bilincinde olmak zorunda. Onun eserlerinde içindeki çocukla, yarattığı çocuk kahraman hep el ele verir. Yazdıklarında hem kendi çocukluğundan esintiler hem de yarattığı kahramanla bir özdeşleşme olur. Bu sayede çağdaş çocuğu yakalayıp bu günkü çocuklara seslenebildiğini düşünüyor.



Torunlarının ve okulda söyleşi yaptığı öğrencilerin, çocuk kitaplarındaki beklentilerini çok önemsiyor yazar. O söyleşilerinde bilimkurgu ve fantastik öğelerin, çocukların ilgisini daha çok çektiğini fark ediyor. Bu yüzden son yıllarda verdiği yapıtlarda bu öğeleri oldukça sık kullanmaya başlıyor. ‘Dünyalılar ve İlginç Konukları’, ‘2150 Yılına Yolculuk’ ‘Yalıçapkını Çobanaldatanı Arıyor’, bilim kurgu romanlarından bazıları…
1990dan günümüze kadar çocuk romanları ve öyküleri devam ediyor.


Kendi yaşam öyküsünden kesitler alarak yazdığı “Gölgesini Çiğneyen Kadın”  adlı romanla 2005 de Altın kitaplardan çıkardığı ilk yetişkin romanına geçiş yapıyor. Ardından bir tarihi roman olan “Kalpağı Gül Oyalılar” 2007 yılında çıkıyor. Babası Sait Beyin bütün ömrü neredeyse doğu isyanlarının bastırılmasında görev yaparak geçiyor. Zeliha Akçagüner, ‘Kalpağı Gül Oyalılar’ romanını yazarken babasının anlattıklarından çok etkileniyor. Okullarda, çeşitli mekânlarda “Kalpağı Gül Oyalılar” romanına bağlı olarak kurtuluş savaşı kadınlarını anlatan Nazım Hikmet’in Kuvai Milliye Destanından alıntılarla desteklenen bir görsel sunumu da hala okullarda sunumu yapılıyor. Gerek gerçek kahramanlar gerekse kurgu kahramanlarla anlatılan roman III. baskıda ve Altın Kitaplardan çıktı.


Mehmet Ali KASAP ile Zeliha Akçagüner aslında hiç tanışmayan iki insan. Mehmet Ali KASAP Kurtuluş Savaşındaki "Efe Kadınları" resimleri ile tuvale işleyen bir ressam. Zeliha Akçagüner’se Kurtuluş Savaşındaki kadınlarımızı romanıyla anlatan bir yazar. İşte bu söyleşinin en önemli özelliği de buradan çıkıyor. Birbirinden habersiz Kurtuluş savaşının isimsiz kahramanları ve efe kadınlarını Mustafa Bey muhteşem renkleri ile tuvaline aktarırken, Zeliha Hanım bunu romanlaştırıyor.
Karok kurucularından emekli Kimya Öğretmeni Esin Kurt Hanım, Mustafa Ali Kasap’ın sergisinde Kadın Efe tablolarını görünce aklına "Kalpağı Gül Oyalılar" kitabı geliyor ve bu kitabın yazarıyla Mustafa Bey'i bir araya getirmeye karar veriyor... Sonunda bu iki sanatçı KAROK Karşıyaka Kent, Kültür ve Sanat Dergisi Etkinlik Merkezi'nde bir araya gelip Kurtuluş Savaşımızda kan döken, can veren kadınlarımızı söyleşirler. Bu anlatım meraklı bir izleyici topluluğunun önünde tam bir söyleşiye dönüşüyor
‘Sevdanın Son Durağı’ Altın kitaplar 2009 bir aşk romanı. 2010da öykülerini topladığı  ‘Geç Kalan Çığlık’ isimli öykü kitabı yine Altın kitaplardan yayımlandı.
  “Özlem Tepesi” ve “Cumhuriyete Destek Verenler” yayımlanmış radyo oyunlarından bazıları. (arkası yarın) “Cumhuriyete Destek Verenler”  Ödemiş Belediye başkanı koca doktor lakaplı Mustafa Bengüsu’nun yaşam öyküsünden yola çıkarak yazılmış bir radyo oyunudur.
İzmir'de yaşayan yazar yaz aylarını Foça ve Seferihisar’da geçiriyor. Kalan zamanını üreterek ve okuyarak geçiriyor.

Gölgesini Çiğneyen Kadın -  Altın Kitaplar, Nisan 2005
Kalpağı Gül Oyalılar -   Altın Kitaplar, Nisan 2007
Yalıçapkını Çobanaldatan'ı Arıyor - Bu Yayınevi, 2003
Egeli Çocuklar-   Bu Yayınevi
Kuyudaki Sır - Tudem Yayınları, Mart 2005
Gülce'nin Doğum Günü - Tudem Yayınları, Kasım 2004
Kelebekle Karınca - Tudem Yayınları, Kasım 2004
Şarkı Söyleyen Kayalar - Bu Yayınevi, 2000
Gelin Bebek - Bu Yayınevi, 2000
İçimdeki Ses Tudem Yayınları - Aralık 2004
Sevgi Sitesi Çocukları - Bu Yayınevi, 1999
Dünyalılar ve İlginç Konukları - Bu Yayınevi, 1998
2150 Yılına Yolculuk - Bu Yayınevi, 1999
Sevginin Gücü - Altın Kitaplar, Ağustos 1989

Zeliha Açagüner; mesleğini seven çalışkan bir öğretmen, iyi bir eş, özverili, disiplinli, sevecen bir anne. Torunlarıyla arkadaş olabilen, birlikte eğlenen, komiklikler yapan, birlikte kitap okuyan bir babaanne.
Akçagüner’e yazma dürtüsü veren en önemli şey; içinde hiç susmayan o çığırtkan sesi dinlemek ve çok okumak…
Öğrencilerinin hiçbirini kendi çocuklarından ayırmadan seviyor. Mesleği gereği de onları bol bol gözlemleme, davranışlarını izleme ilgi alanlarını bilme şansı olmuş. Emekli olunca içinde kocaman bir boşluk olduğunu hisseden yazar, bunu gidermenin en iyi yolunun çocuklara kitap yazmak olduğuna karar vermiş. Hele birde ilk yazdığı çocuk romanı ödül alınca yazar bayağı yüreklenmiş.

Yazar için resim;  süsün ötesinde  ışık, renk, gölge ögeleriyle yaratılan düzey. Düzlemdeki  tek boyutlu  nesnelerin  çok ötesinde anlamlar içeriyor. Duygularının,  doğayla bütünleşmenin, içsel coşkularının   kendince  dışa vurumudur resim.

Resim yapmaya  ortaokul yıllarında başlayan yazar edebiyatla tanıştıktan sonra sözcüklerin, renklerden, biçimlerden daha etkileyici olduğu kanısına varıyor. Zaten edebiyatla uğraşırken resim hep yanı başındadır. Onun büyüsünü yazılarına taşıdığını düşünür hep. Romanlarına, (Bana Sevgiyi Anlat, Gölgesini Çiğneyen Kadın, Sevdanın Son Durağı)  ille resimle içli dışlı  bir kahraman  kullanması, yapıtlarında bir biçimde  resimden söz etmesi,  resimle edebiyatı   birbiriyle  birleştirmek yazı dünyasını  varsıllaştırıyor.  Karakterlerini oluştururken; ‘şimdi bir de bu karakterin resmini yapsam...’ dediği çok olmuş ama ne yazık ki edebiyat hep öne çıkıvermiş. Yine de yazar, resimle  edebiyat birbirini tamamlayan, birbirini çoğaltan, birbirini  besleyen iki sanat koludur diye düşünüyor.
Yazarın çalışmaları arasında 39 kitap, yağlıboya tablolar, çeşitli el sanatlarıyla ilgili ürünler- kumaş boyama, batik, keçe üzerine çalışmalar- ve bu ürünlerin sergilenmesi yer almaktadır.
40. kitabına hazırlanan Zeliha Akçagüner’e sağlık mutluluk ve nice eserler diliyoruz.



 

SEVDANIN, EMEĞİN, MEMLEKET HASRETİNİN ROMANI “CEMİLE”


Orhan Kemal toplumcu gerçekçi bir yazardır ve kişiliği ile eserleri örtüşür. Bu nedenle düşüncelerinin yansımalarını tüm eserlerinde görmek olasıdır. Kendisinin, “Aydınlık Gerçekçilik” olarak tanımladığı yaşam felsefesi eserlerinde, ezilen, sömürülen, soyulan, insanca yaşamak için mücadele veren, geçinmek için göç etmek zorunda kalan halk kitlelerini ön plana çıkartır. Onların sorunlarını, acılarını, çıkmazlarını, sevinçlerini, kederlerini, özlemlerini anlatır. Özellikle Adana’daki yoksul kesimin yaşamını, işçilerini,  kenar mahallelerini, pamuk fabrikalarını anlatmakta ustadır çünkü o da İstanbul’a gelene kadar ki sürede işçilik, kâtiplik gibi işlerde çalışmıştır.


Öykülerinde, romanlarında yerel ağızlara ve konuşmaya sıkça yer verir. Eserlerinde konuşmalara fazla yer vermiş olmakla eleştirilen yazar bu konuda şunları söyler:  “Fazla diyaloga önem verişim, tesadüfî değildir. Anlatmak istediğimi en iyi böyle anlattığımı sanıyorum. Uzun uzun ruh tahlilleri yapmaya kalkışmaktansa, muhaverenin diyalektiği ile bu işi başarmanın çok daha tabii olacağı kanaatindeyim.” Gerçekten de doğru seçilmiş konuşmalar yoluyla anlatacağını çok daha kısa yoldan aktarır yazar. Örneğin: “Gözlerine barnaklarımı daktığım gibi ikiciğini birden alırım, kosnük” cümlesi, düz yazıyla uzun uzun anlatılabilecek Kadir Ağa karakteri hakkında okuyucuya çok kısa yoldan detaylı bilgi verir.

 Cemile romanı da önemli ölçüde diyaloglara yaslanan, yerel dilin ustalıkla kullanıldığı, anlatımı akıcı, temposu yüksek bir eser. Kitapta işçi patron, köy kent çatışması, ağalık sistemi, göçmenlik gibi konular ve bunlara bağlı sorunlar Cemile ve Necati’nin aşkları üzerinden anlatılır.  O yıllar, köyden kente göçlerin olduğu, kapitalizmin palazlanmaya başladığı, önemli toplumsal değişimlerin olduğu yıllardır. Köyden kente göçmüş, toprakla bağlarını tam koparamamış kişiler için fabrikalarda çalışmak ayakta kalmak için kaçınılmazdır. Tarlada çalışmanın yerini işçilik, ağaların yerini ise patronlar almıştır.

İşçi sorunlarına, onların yaşamlarına geniş yer verilen roman bir yönüyle yazarın diğer eserlerinden farklıdır.  Yazar, okuru Ahmet Aytekin’e yazdığı mektupta bu farkı şöyle açıklar: “ Cemile romanının özelliği daha çok şuradadır: Cemile, bizim edebiyatımızda ilk olarak fabrika işçilerinin hayatını vermeye çalışmış bir romandır. Yani, fabrika insanlarının yaşayış tarzlarını.  Aşkları, ekmek kavgaları, neşeleri, kederleri vb. Roman ve hikâyelerine gerçek hayatı tem olarak alan bir yazar için, en iyi bildiği konulara âdeta saldırmak esastır.” (http://orhankemal.org/links/152.htm)  Orhan Kemal, bu eserini "Tekmil hayatı ıstıraplarla geçmiş, yıllardır kahrımı çekmekten usanıp yorulmayan cefakâr karıma..." diyerek eşine ithaf etmiştir. Romanın bir diğer özelliği de karısının hayatından esinlenmeyle yazılmış olmasıdır. Yazar aynı mektupta bu konuda da şunları yazar: “Cemile, bir başka adla gerçekten yaşamıştır ve benim çok yakından tanıdığımdır. Hatta CEMİLE'yi okuduğu zaman kendini bularak ağlamış, ‘Sahi ben buyum. Zavallı babacığım... peki sen bütün bunları ne biliyorsun?’ diye sormuştur.”

Orhan Kemal’in betimlemeleri öylesine canlıdır ki kendinizi birden anlatılan yerde bulursunuz. “Evler… Yan yatmış, diz çökmüş, bağdaş kurmuş, kapaklanmış yahut tam yuvarlanacakken tutunuvermiş evler, işçi evleri. Bu evlerin çürük kapıları arada açılıyor, ya dal gibi bir kız, bir kadın yahut kocaman takunyalarıyla küçücük bir çocuk, uyku dolu gözleriyle çıkıyor…”  

Yazar, ülkemizde yaşayan çeşitli halk topluluklarını da romanlarına özenle yerleştirir. Eserdeki, Yahudi genel müdür, İtalyan mühendis, Selanikli kâtip, Arnavut ve Giritli dokumacı kızlar, Boşnak Cemile ve ailesi, yine Boşnak olan Muy ve çırçır fabrikasının kapıcısı bunlara birer örnektir. Yazar edebiyat yoluyla, hem halkların kardeşliğine vurgu yapar hem de azınlıkların “öteki” olmalarına engel olmak ister. Onun eserlerinde karakterler çok gerçektir. Gözünüzü kapattığınızda, Cemile, nasırlı, eğri büğrü parmaklarıyla yanı başınızda çamaşır yıkarken, Muy’un Gusli’si “… o harikulade sesiyle ormanlardan, derelerden, çaylardan, ay ışığından, sevgililerden, hasretten…”  bahseder. Çünkü yazar, “Ben tanıdığım insanları yazdım.. Tanıdığım, konuştuğum, birlikte sigara içtiğim, sırtımı sıvazlayan insanları yazdım…” der kendini anlatırken. (Nurer Uğurlu/ Orhan Kemal’in İkbal Kahvesi)

Roman üç temel çatışma üzerine kurulmuştur. Birinci çatışma, paranın yerine aşkın seçilmesidir. Başkahraman Boşnak kızı Cemile, sağlam karakterli, kimseye pabuç bırakmayan, kendini ezdirmeyen, çalışkan ve becerikli bir kızdır. Aynı fabrikada çalışan kâtip Necati’ye âşıktır. Deveci Çopur Hali, Cemile’ye haberler yollayıp kollarını burma bileziklerle doldurma, uğruna develerini satıp parasını ona harcama sözleri verse de Cemile, yirmi dört lira doksan beş kuruş aylığı olan kâtibinden vazgeçmez. Parayı, gücü değil aşkı seçer. Yazar bu sonla, Cemile karakteri üzerinden sevginin olmadığı zengin bir yaşam yerine, aşkın, dostluğun, insan sevgisinin olduğu mütevazı bir hayatı öğütler okuruna. İkincisi, işçi ve patronlar arasındaki emek sermaye çatışması. Üçüncüsü ise patronların kendi aralarında olan kültürel çatışmadır. Çırçır fabrikasının iki ortağı vardır. Kadir Ağa, kara cahildir ve ağalık sisteminin temsilcisidir.  Numan Şerif Bey ise Avrupai yaşam tarzı olan, üç dil bilen yenilikçi biridir. Verimi düşürerek, ortağını saf dışı etme planları kuran Kadir Ağa, fabrikaya getirilen yeniliklere karşıdır. Ancak ortağından çekindiği için ona karşı bunu açık etmez. Parayla yandaş yaptığı ustalar aracılığıyla üretimi sabote eder. Kolaya zımpara tozu döktürerek ipliklerin kopmasını sağlar. Sürekli kopan iplikleri bağlamaktan işçiler doğru dürüst dokuma yapamazlar ve verim günden güne düşer. Verim düştükçe, dokudukları bezler üzerinden ücret alan işçilerin kazançları da giderek azalır. Romanda iki patronun çekişmeleri, üstün gelme mücadeleleri sürerken işçi de patrona karşı ekmek kavgası peşindedir. Hangi patronun haklı olduğu ya da kazanacağı onların umurunda değildir. Tek istekleri eski kazançlarına kavuşmaktır.

            Eser, temel çatışma konularının dışında başka konulara da dikkat çeker. Örneğin dokuz on yaşlarındaki çocukların nasıl sömürüldüklerini şu cümleler çok güzel ortaya koyar: “Islak betonun üzerinde yalın ayak veya takunyalarla çalışan kız, oğlan, genç, ihtiyar, kadın, erkek isçiler... Bilhassa çocuklar.. Dokuz, on yaşlarında, gözleri uyku dolu, renksiz şeylerdir ki, is kanununa uysun diye, annelerinin, teyze, hala, dayı yahut ta tamamıyla yabancı bir büyük insandan parayla satın alınmış nüfus kâğıtlarıyla ise girmişlerdir.” Dinin bireyler üzerinde baskı ve yönetim aracı olarak kullanılmasını ise şu cümleyle verir yazar: “Cami ve kilisenin hatırı için işlenen cinayetlerin haddi hesabı yoktu.” Galeyana gelerek, ellerinde sopalarla fabrikaya yürüyen işçi mahallesi halkına engel olamayan İzzet Usta ise“Ne çabuk aldanıveriyorlar!” diyerek hayıflanır. Yazar, eğitimsizlik, çaresizlik, ümitsizlik içindeki insanları kandırmanın, etki altına almanın ne kadar kolay olduğunu sağduyuyu temsil eden İzzet Usta’nın ağzından bu sözlerle verir.

            Cemile romanı, yüzünü umuda dönmüş bir eser. İstenirse kolaylıkla trajediyle sonlanabilecek olaylar dizisini yazar olumlu bitirmiştir. Deveci Çopur Halil, Cemile’yi kaçıramaz. Para için kaçırma planlarının parçası olan kötü niyetli Karakız romanın sonlarında yapacaklarının ne kadar kötü bir şey olduğunun ayırdına varır, yanlıştan dönmekle kalmaz, birbirini seven gençlere yardımcı olur. “Sen bir bey çocuğusun, sıradan bir işçi kızıyla evlenmek sana yakışır mı?” diyerek torununa engel olmaya çalışan babaanne sonunda kızı babasından istemeye razı olur. Fabrikada kışkırtma yoluyla ayaklanmaya sebep olanlar işten atılır, üretim yeni işçilerle devam eder. 

Kısa soluklu romanı bitirdiğinizde zihninizde bir müzik yankılanır. Bu müzikte Cemile ile Necati’nin aşkı, dokuma tezgâhlarının tıkırtıları, işçilerin nasırlı elleri, Malik’in Muy’un vatan hasretleri ve doyasıya memleket sevgisi vardır.  


Orhan Kemal
Cemile
Roman (150 Sayfa)
Everest Yayınları-2013


Kurşun Kalem Edebiyat Dergisi/Mart-Nisan 2014

ERİL GÜCÜ, SİSTEMİ VE KURUMLARI SORGULAYAN ROMAN "GÜNAH KADINA YARAŞIR"



Kadına yönelik şiddet ne yazık ki tüm dünyada din, dil, coğrafya, kültür, ekonomik ve sosyal koşullar ayırt etmeksizin sürüyor. Hemen her gün gazeteler, televizyon kanalları şiddete maruz kalarak sakatlanan, yaşamını yitiren kadınlara ilişkin haberler veriyor. Örneğin son on yılda, sadece bakanlığın evlerine sığınmak zorunda kalan kadın sayısı kırk altı bin olarak açıklandı. Sivil Toplum Kuruluşlarının ve belediyelerin evlerine sığınmak zorunda kalanlar ise verilen rakama dâhil değil. Buna kayıtlara geçmeyen şiddet olaylarını eklersek durumun ciddiyeti daha da net görülebilir.      

Ülkemizde pek çok üniversite, kadın kuruluşları ve devlet bu konuda önemli çalışmalar yapıyor olmasına karşın toplumun bir kısmı da dine, geleneklere, örf ve adetlere sığınarak erkek tarafından uygulanan şiddeti meşrulaştırma çabasında.

Suna Güler, ilk romanı “Günah Kadına Yaraşır”da bu önemli toplumsal sorunun pek çok detayına değinmiş. Evrensel bir sorunu konu ediyor olması bakımından ülke ve dönemden bağımsız işlenebilecek romanı yazar dönemle ilişkilendirmeyi tercih etmiş. Çocuk gelin, kadın ticareti, babanın kendi kızını tacizine kadar pek çok sömürü ve şiddet çeşidinin konu edildiği kitapta acılar,  olumsuzluklar Rıza Bey ve ailesi üzerinden anlatılmakta. Hassas bir kavrama değinen kitap, dokunulmazlığı olan aile kurumuna dokunmuş, kapalı kapılar ardında yaşananları gözler önüne sererek aile kurumunun ahlaksal çöküşlere engel olamadığının altını çizmiş.  

Yerel ağızların başarıyla kullanıldığı “Günah Kadına Yaraşır”ın dili akıcı, betimlemeleri canlı. İşlediği konunun okura yüklediği acıya rağmen yazarın ustaca eklediği merak unsurları okumayı kolaylaştırıyor. Romandaki hemen tüm kadınlar insan değil de birer eşya gibidirler. Sofrada yerlerinin olabilmesi, erkek çocuk doğurmalarına ya da cinselliğin edilgen nesnesi olmayı kabullenmelerine bağlıdır. İki karısından da çocuk sahibi olamayan istasyon şefi zaman zaman “Niye besliyorum ki bunları?” diye söylenir. Kadınların pek çoğunun kendi yaşamları üzerinde söz hakkı yoktur. Kaderleri erkeklerin vereceği kararlara ya da eylemlere bağlıdır. Romanda bu durumun istisna karakterlerinden biri Rıza Bey’in annesi Müyesser Hanım diğeri Şükrü Hoca’nın kızlarından Edibe’dir. Gelininin çektiği eziyetlere katlanamayan ve oğluna da engel olamayan anne “Erkek milleti çocuğa benzer gelinim. Sen her şeye razı olursan yanlış yaptığını nereden anlayacak?” dese de gelini Elmas’ın yanıtı “Ben eksik etek, nereden bilirim hangisi doğrudur anam?” olur. Edibe ise kısacık rolüne rağmen, erkek egemenliğine boyun eğmeyişiyle romanda yıldız gibi parlar. Bu yönüyle romanın okura umut veren karakterlerinden biridir. Polis Muhsin’le evlenmeyi kafasına koymuştur, gerekirse intihar edecektir. Dediğini de yapar. Kendisine göz koymuş olan Rıza Bey’in tüm engelleme çabalarına karşın sevdiği adamla evlenmeyi başarır.

Romanın kadın kahramanı Elmas’ın evlenmeye ilişkin büyük hayalleri yoktur. Hayatta kendisini nelerin beklediğini hiç bilmediğinden sadece iki korkusu vardır. Kendinden çok yaşlı bir adamla evlenmek ya da eş diye alınıp ilk geceden sonra unutulmak. Oysa nüfus kâğıdı bile olmayan Elmas’ın roman boyunca başına gelecekler insana dudak ısırtacak cinstendir. Nikâhının kıyıldığı gün babası yanına çağırır, kızına okkalı bir tokat atar ve şöyle der: “Bu çınlama kulağından hiç çıkmasın… Kocan öl dese niye diye sormayacaksın. Ocakta süt kaynarken senden kadınlık görevi isterse acık dur demeyeceksin… Haydi, şimdi düş kocanın peşine…”  Evlilik kurumuna böyle adım atan Elmas’ın bu ne ilk acısıdır ne de son. Evliliği boyunca sık sık kocası tarafından sille tokat dövülür. Duruma dayanamayan kayınvalidesi bile onu itiraz etmeye ikna edemez. Elmas, “Ne diyorsun sen ana? Erkeğe laf söylendiği duyulmuş mudur?” diyerek kaderine razı olur.

Romandaki ilişkiler yumağında kadının ikinci sınıflığı, cinsel nesne oluşu öylesine üst düzeydedir ki erkek kahraman Rıza Bey, lohusa karısının da yattığı odada kayınpederinin karılarından birine, Medine’ye tecavüz etmekten çekinmez. Çünkü ne karısının ne de Medine’nin durumu açık edemeyeceklerinden emindir. Acımasız saldırı karşısında iki kadının dayanışmaktan, birbirlerinin yaralarını sarmaktan başka çıkar yolları yoktur. Tecavüze uğradığı halde günahkâr olmaktan korkup (ki her durumda ve koşulda günah kadına yaraşırdı) kendini abdest almak zorunda hisseden Medine’ye, Elmas banyo bitiminde üşütmesin diye sarındığı mitili götürür. Mitilin altında biri on beş, öteki on üç yaşında iki kadın birlikte ağlaşırlar. Medine hamile kalıp Rıza Bey gibi sarışın bir kız bebek doğurduğunda, sarışın bebekle durumun farkına varan kayınpeder Şükrü Hoca, itibarını düşünerek olayı örtbas eder ve teselliyi doğan çocuğun kız olmasında bulur. “Ya erkek olsaydı ne yapardı? Bilmezden gelemezdi. Adını koyması, kulağına ezan okuması gerekecekti. Kız doğunca anaları hallediyordu o işleri.”

Ciddi boyutta kişilik bozukluklarının yanı sıra ereksiyon sorunu da yaşayan kahramanın sıradışı davranışları toplumun erkeğe giydirdiği dokunulmazlık zırhıyla giderek çoğalır.  Rıza Bey, roman boyunca kendini erekte edecek yeni deneyimler yaratma peşinde koşar. Bu uğurda karısını başka bir erkeğe, Osman’a sunmaktan çekinmez. Osman her seferinde evlerine elleri kolları dolu gelir. Onun konukluğundan herkes kendince mutludur. Çocuklar sofrada et var diye sevinir. Rıza Bey yaşayacağı fantezilerin heyecanı içindedir. Hayatı boyunca insan yerine konmamış Elmas da ilk kez bir erkekten yumuşak, güzel sözler duyduğu, kendisine iyi davrandığı için mutludur hatta Osman’la aralarında trajik bir gizli sevda da başlar.

Hayatın içinden yazılmış “Günah Kadına Yaraşır”da anlatılan olaylara ne yazık ki hemen her gün yenileri eklenmekte. Kadının ezilmesini, eril gücü, sistemi ve kurumları sorgulayan edebiyat eserlerinin çoğalması, özellikle yeni nesillerin farkındalığını artıracak, konuyu edebiyat düzleminde hep canlı tutacaktır. 

Suna Güler insanı, onun acılarını, duygusal açmazlarını, geçim çabalarını kendine sorun edinmiş bir yazar. “Ödünç Zamanlar” ve “Özgürlük Çıkmazı” öykü kitaplarının ardından yazdığı “Günah Kadına Yaraşır”da kadının var olma çabasını öne çıkartarak, sistem tarafından desteklenen “kontrolsüz güç”ü sorgularken, erkeğin dokunulmazlığını da keskin dille anlatmış. "Hiç kimse günahın kimde olduğuyla ilgili değildi. Bunu soruşturmaya gerek yoktu ki zaten erkeğin elinin kiriydi, günah yüklendiği nerede görülmüş duyulmuştu." Yazar eserde “günah” kavramına önemle değinmiş, dinin kadın erkek ekseninde nasıl şekillendirildiğine dikkat çekmiş ve kavramı kitabın adına taşıyarak daha da görünür kılınmasını sağlamış. Datça’da yaşayan doğa aşığı yazarın son kitabı ise “Doğadan Tarihe Datça Serüveni” adını taşıyor. Tarih ve doğaseverlerin keyifle okuyacakları kitapta ilçenin tarihinden, kültürel değerlerine, doğal güzelliklerine kadar birçok konuya yer verilmekte.

Günah Kadına Yaraşır /Suna Güler/Sokak Kitapları Yayınları /Temmuz 2013/378 Sayfa
Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi/Yıl:10/Sayı:56/Mart-Nisan 2014

Tutkunun Veronica Voss'u - Murathan Mungan

İktidarlar yalnızca zihnimizi değil, bedenimizi de kurgular. Bu nedenle hem kimliğimizi hem de diğer insanlardan farkımızı ortaya koyan bedenlerimiz, iktidarın doğrudan hedefidir. Okullarda çocuklarımızın, orduda askerlerimizin saç uzunlukları santim santim irade tarafından belirlenir. Kadınların ya da erkeklerin nasıl giyineceği, kıyafetleri, makyajları, beden duruşları, yürüyüşleri, el kol hareketleri yani bedene ait  her şeyleri kurgulanmıştır. Otoriteye karşı çıkanlar “kötü”dür. İktidarın dayattığı kimlik ile bireyin kendisi için kurgulamaya çalıştığı kimlik arasında fark olduğunda savaş kaçınılmazdır. Bunun en keskin yaşandığı alan cinsiyettir. İşte bu noktada toplumsal cinsiyetten bahsetmek gerekir. Toplumsal cinsiyet, kadının ve erkeğin sosyal olarak belirlenen rollerini ve sorumluluklarını ifade eder. Toplumun kadın ve erkek olarak bizi nasıl algıladığı ve bizden neler beklediğiyle ilgilidir. Pek çok imge, içinde bulunduğumuz kültür tarafından bize verilmiştir ve koşulsuz uyum beklenir.

"Tutkunun Veronica Voss'u" öyküsü kolay unutulacak bir metin değil. Bilinen ezberleri bozmaya yönelik, düşüncelerimizi duygularımızı kıpırdatan, toplumsal cinsiyeti reddeden insanları konu alan farklı bir metin. Okuyucuyu pek çok yerden vuran, ince ince işlenmiş, her kelimesi tasarlanmış bir eser. İnsan olmak, toplumsal bilinç, sıkı sıkıya sarıldığımız yaşamsal ezberler, dayatma, beden ve ruh bütünlüğü, sevmek, yaşamak gibi kavramlar, okurken kafanızda fır dönüyor. Anlatılmak istenen şeyler her ne kadar bir travesti üzerinden anlatılıyorsa da aslında konu bir travestinin dramı değil, doğallıktan bağını koparmış insanlığın dramıdır. Sevgisizlik ortamında boğulan bireyin var olma çabası ve toplumun giydirmeleri karşısındaki çaresizliği, aykırı bir karakterle anlatılır.
Doğayla bağını koparmış birey, yaşamı boyunca çok farklı eğitimlerden geçer. Ailenin, toplumun, devletin verdiği bu eğitimlerin evrensel doğrular olup olmadığı tartışmalıdır. Eğitimle birlikte doğadan kopuş başlar ve bireyin kişisel bütünlüğü tehlikeye girer. Çünkü bu süreçte bireyin kendisi için gelişimi değil, üyesi olduğu toplum için gelişimi ön plandadır.

Öykü,  "Aslında ne kadar duygusal bir şey orospuluk etmek…" cümlesiyle başlıyor ve birkaç satır sonra  "… Aklımda orospuluğun inceliklerini öğrenmek için ödediğim bedeller…" cümlesi ile devam ediyor. Bildiğimiz ezberlerle çelişen bu cümleler amacına ulaşıyor ve dikkati ayakta tutuyor.

Kahraman kendini olduğu gibi ifade edemez ve her şeyi saklayan, gizleyen geceye sığınır. "Tam bana göre bir şey gece. Tam bize göre. Biz'enin göreceliğine göre" (s/150) Bu cümleler, metnin size sunduğundan daha fazla şeyler içerdiğinin habercisidir. Gecede renkli ışıklar bile siyah beyazdır. Güçlü olmak zorunda olunan bu yaşamda her şey siyah beyazdır. Her şey güzeldir ya da çirkin, iyidir ya da kötü, güçlüdür ya da zayıf…
Sistemin, egemen olanın değerleri ön plana çıktığında birey artık özünü kaybetmiştir. Bu durumdaki kahraman, bir "tasarlanan" dır. Toplum tarafından rolleri belirlenmiştir, kurgulanmıştır. Gecenin karanlığına, gizemine sığınıp istediği hayatı sürdürmeye çalışır. Kendini gözetler, sergiler, seyreder. Üstündeki her şeye dokunur, tilki kürk, elmas broş, beyaz inci kolye. Bedenine dokunarak kurgulanmış biri olmamayı diler. "İmge miyim ben? Yalnızca bir imge mi? Bana verilen Ben miyim?" (s/150) söylemi bir haykırıştır. Yaşamını, varlığını sorguladığı andır. Toplumun giydirmeleri doğrultusunda oluşan kimliği, onun gerçek kimliği midir? Ne için yaşar? Ne için vardır? Yoksa kendi kurduğu ya da ona kurulan yalanın içinde debelenmekte midir? Gösteri dünyasının yıldızı olmak onun için kurtuluştur "Başroldekiler. Aranızda olmak için neler verdim, neler…" (s/151) Beyaz perde, onun için hem yaşamın acımasızlığından kaçış hem de kadın olmanın, kadın olarak bütünlenmenin doruk noktasıdır.
Parçalanmış kimliğinin uyumsuzluğunu, kadın olmanın dayatılmış nesneleriyle kapatmaya çalışır. Bunu başarmak için kullandığı şeylerin hepsi çok kadıncadır. Döpiyesi, krokodil çantası, kadınlar için sarılmış incecik naneli sigarası vs. İçinin karanlık salonundaki beyaz perdede her şey ödünçtür, her şey giydirilmiştir. "Hayatımın beyaz perdesinde her şey ödünç. Her şey giydirilmiş." (s/151). Duyguları, düşünceleri, değer yargıları ve daha pek çok şey sahtedir. Hatta orospuluğu bile sahte ve ödünçtür.  
Yazar, tüm yönleriyle toplumu yargılamaktadır. Özgür irade ile seçildiği sanılan şeyler bile gerçekte ne kadar özgür seçimlerdir? Eğitim, kadın/erkek kimlikleri, mesleki kimlikler, cinsel kimlikler….
"Duygularımız, düşüncelerimiz, değer yargılarımız, sevinçlerimiz, hüzünlerimiz, kaygılarımız, üzüntülerimiz, acılarımız, aşklarımız, orospuluğumuz her şey her şey sahte ve ödünç" (s/151).
"Ben, ben değilim./Ben yalnızca bir imgeyim./Verilmiş bir imge./Kuşatılmış bir imge/Kuşanılmış bir imge" (s/152).
Birey toplumun dayattığı imgelerle kurgulanmıştır ve sunulmuştur. "Ey bizim sandığımız hayatlar!" (s/153) cümlesi ise çok dikkat çekicidir. İçerdiği anlam ve cümlenin sonundaki ünlem okura, yaşamını, seçimlerini ve sahip olduğu özgürlüklerini sorgulatma bakımından görevini yapmıştır. Öyküyü bir senfoniye benzetecek olursak bu cümle davulların çaldığı andır.
Böyle bir toplumda yaşayan ve bütünlük sorunu olan kahramanın varlığı bir puzzle'dır. Eksik parçalarını nesnelerle tamamlamaya çalışır. Yitik parçaların boşlukları -tatmin olmamış hayaller, doyurulmamış istekler, doyasıya yaşanamamış cinsellikler ve özgüven- başka şeylerle doldurulmalı, yoklukları gizlenmeli, örtülmelidir.  "gecenin", "kadınlığın" ve "gece kadınlığının" puzzle'daki yerleri doldurulmalıdır.
Kahraman kurtuluşu aşkta bulacağına inanır. Aşk ölümsüz mutluluktur, hayatın en temel gerçeğidir. Tüm yaraları sarar, kırıklıkları onarır. Çok kez sevmesine karşın gerçek aşkı bulamamıştır.
O gece, kaportacı delikanlı karşısına çıkan ilk fırsattır. Delikanlı için o bir mucizedir. Oysa, kahramanımız için hiçbir mucize kalmamıştır dünyada. İlk on dakikada âşık olmuştur ama monogami/poligami çelişkisi içindedir. İşte şimdi orospuluğun duygusallığı içindedir. Fakat her şeye karşın aşk hiçbir zaman pişman olmamaktır. "…love means never having to say you're sorry" (s/157)
Seks yaşama tutunmanın yoludur çünkü, her şeyi içerir. "sex contains all" (s/158). Yaşamak için, yaşadım diyebilmek için, orospuluk yapmak zorundadır. Bulunduğu her mekanda seks yapmak var olmanın başka bir yoludur. Bunun için akla gelebilecek/gelemeyecek pek çok mekânın listesini tutar. Sevgi yaşamın en temel kavramıdır. Kendimizi değerli bulamak, mutlu olamak iç dünyamızda sevgiye ulaşmakla mümkündür. Bir anlamda 'ben' den 'biz'e gitmenin yoludur. Ölümsüz mutluluğu tadabilmek, ölümsüz olabilmek için kısa süreceğini bile bile, kurmaya çalıştığı bütünlüğü aşkta arar. Parçalanmış kimliğine insani bir şey katmak, puzzel'ı birleştirmek ister. Aşk en insani şeydir ancak tüm çabasına karşın hiçbir zaman gerçek aşkı tadamayacaktır. İçinde öylesine derin bir öfkeyi, sonsuz bir nefreti barındırır ki bunca olumsuz yoğun ve yüklü duygulardan sonra sevmeyi becermesi mümkün değildir. Çünkü sevmeyi becermek için, biraz olsun mutlu olmak şarttır. İnsanlar, ancak topluca sevebilirlerse gerçekleşebilecek bir şeydir sevgi. Gerçek sevgi yaşandığında, insanlar tam anlamıyla özgür olacaktır. İşte o zaman insanlar bütünlüklerini koruyabileceklerdir ve kahramanımız (ve insanlık) ölümsüz aşkı yakalayacaktır.


Öykü bittiğinde, okurun dilinden "Aslında ne kadar duygusal bir şey orospuluk etmek…" sözleri kendiliğinden dökülecektir. Yazar okuyucuyu tekrar başa döndürmeyi başarmıştır ve metin her okunuşunda yeni şeyler sunacaktır.


Tutkunun Veronica Voss'u
KIRK ODA
Murathan Mungan
Metis Yayınları - 2005

Nalan Yılmaz
Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi  Yıl:6  Sayı:33  Mayıs - Haziran 2010