BEKLEYİŞ
Telefon çaldı.
Gidip açtı.
“Yarın geliyorum. 11:30 da oradayım.”
Titredi.
Beklemiyordu “yarın” geleceğini onun.
Aslında hep umut vardı ama bu umut bir belirsizlik taşıyordu.
Ayrıldıkları gün “Gelebilirim.” demişti. “Gelebilirim.”de birazcık da “Gelmeyebilirim.” gizliydi.
İçinde oluşan boşluklar, ikinci olasılığın sonucuydu. Nedense ikinci olasılık
birinciye baskın çıkıyordu hep. Beyni iki olasılığa da aynı yaklaşmasını
söylüyordu ama yüreği daima ikinci olasılığın etkisinde kalıyordu. Zihniyle
yüreği arasındaki çelişki, düşündükçe bir savaşa dönüşüyordu. Beyni haklıydı
ama yüreği daha etkiliydi. Bu nedenle bir umutsuzluk uç veriyordu içinde.
Umutsuzluk karamsarlığa dönüşüyor ve onu bir daha hiç göremeyecekmiş korkusu
yaratıyordu.
Telefonu
kapadı. Bir süre elini telefonun almacı üzerinde unuttu. Sonra “Büyü yapmak
gelseydi elimden, anında kendimi bir düş kuşuna dönüştürür, gider belleğine
yuva kurardım” diye geçirdi içinden.
Sevdiği kadın, aylar sonra geldiğinde evi pis ve dağınık görmemeliydi. Bir şeyler yapmalıyım diye düşündü. Yatak
odasına gitti. Her şey darmadağındı. Acele acele yatağı düzeltti. Kül tablasını döktü. Kitaplık raflarında
açıkta duran kitapları yerlerine yerleştirdi. Raflar tozlanmıştı. Nemli bir bezle
tozlarını aldı. Toz alma işi bitince kapının önüne gidip şöyle bir baktı odaya.
Oda kendine gelmişti. Onu burada konuk edebilirdi.
Çalışma
masasına oturup bir sigara yaktı. Birden mutfağı anımsadı. Üç gündür
bulaşıkları yıkamamıştı. Sigarasını söndürüp mutfağa gitti. Orayı
toparladı. Camları açıp havalandırdı.
Yerleri paspasladı. Çalışma masasına
dönerken girişteki görünüm hoşuna gitmedi. Ayakkabılar, terlikler birbirine
girmişti. Duvarlardaki resimler yamuk duruyordu. Yorgunluğuna aldırış etmeden hepsini yerine koydu. Tabloların eğikliklerini düzeltti.
Masasına
otururken içi rahattı. Ev onu karşılamaya hazırdı. “Artık gelebilir.” dedi
kendi kendine. “Gelebilir” der demez, onun gelmesine daha yirmi dört saat
olduğunu anımsayıverdi.
Bir yandan
onu düşünmeden, bekleme gerginliği yaşamadan zamanın akıp gitmesini istiyor,
öte yandan onu düşünmesine engel olacak her şeyden kaçıyordu. Masanın üzerinde
okunmayı bekleyen kitapları elden geçirdi. Onca kitabın içinden birini bile
seçemedi. Pencerenin önüne gidip bahçeye baktı. Yabani otlar sarmıştı her yanı.
Çıkıp otları yolsa, hiç değilse penceresinin önünü temizlese, ne güzel olurdu.
Ama canı onu da istemiyordu.
Bir iniş
çıkış, bir gel-git, bir çelişki içindeydi. Beklemeyi oldum bittim sevmezdi.
Hele hele sevdiğini beklemeyi hiç sevmezdi. O katlanacağı bu zaman içinde hem
yanında olmalıydı, birlikte beklemeliydiler hem de yine geleceği saate kadar,
geleceği yerde olmalı, işlerini düzene koyup yarın gelmeliydi.
Gece olmuştu. Eski
hüzzam bir akşamdı. Tek tekçilerin evlerine döndükleri sıraydı. Belki erken
yemek yenen evlerde kadınlar, bulaşıkları yeni yıkamaya başlamışlardı. Belki
bir ozan o anda çok güzel yazılmış bir
şiiri bitirmişti. Belki o an bir delikanlı, yaşamında ilk kez bir kızı öpüyordu
ya da hiç bilmediğiniz bir bahçede kırmızı bir gül açmıştı. Kimi insanlar
mutluydu, kimileri mutsuz.
Sabah, dışarıdan gelen korna seslerine uyandığında
kanepede sızıp kaldığını fark etti. “Şimdi yine seninle beraberim ve seni seninle beklemeye devam edeceğim” diye mırıldandı.
Kahvaltı yapmadan kendini dışarı attı. Dünden beri
“Yarın geliyorum. 11:30 da oradayım” deyişini düşünüp duruyordu. Telefondaki
sesi gergin gibiydi. Önemli bir karar almış insanların sesindeki kararlılığa
benzer bir tınıyla söylemişti söyleyeceklerini. Yoksa bu geliş, kesin gidişi
söyleyecek bir geliş miydi? Neydi sesindeki gizem? Belki sesi normaldi de
kendisiydi gergin olan.
İzmir sisler içindeydi. Kordon’a kadar yürüdü. Pasaport kahvesine
oturup bir kahve söyledi, bir sigara yaktı. Yağmur başladı. Yan masaya genç bir
kızla, yaşlıca bir adam gelip oturdu. Oturmalarıyla kalkmaları bir oldu. Adam “Haydi kalk ıslanalım.” dedi genç kıza.
Önünden geçerlerken ekledi; “İnsan yüreğindeki yağmurla dinlenir, biliyor
musun?”
Tam o anda bir güvercin çıkıp geldi, masasına kondu.
Yorgun, bitkin, perişan bir hali vardı.
Adam, “Bir
yorgunluk kahvesi ister misin?” diye sordu güvercine.
“İsterim.”
dedi.
“Bir gün Çardak Lokantasının ikinci katında
ikimiz rakı içiyorduk.
Babamın
öyküsünü anlattım ona. Nilüfer Ovasına doğru şöyle baktı. Sonra maviliklerinde
yitip gidecekmişim duyumsamaları veren gözlerini bana çevirdi ve çok doğal bir
şeymiş gibi elini elimin üzerine koydu. Sıcacıktı avuçları ve ilk kez “Seni
seviyorum” dedi. Hiç mi hiç ummuyordum. İlkin, sözlerinden sanki hiç bir şey
anlamamış gibi hiç etkilenmedim. Ama az sonra, insanın etine
saplanan kurşunun acısının yavaş yavaş duyumsanması gibi bir acı başaldı
yüreğimde. Tohum çatlamıştı. Ama ben o sevincin acısından ölebilirdim.
Aylardır ayrıyız. Bugün gelecek. Geleceği gün, deniz kıyısında bir masa
kurmalıydım ona. Boğaz’ın o çok sevdiğim Rumeli yakasında. Kalyopi’nin
meyhanesinde olmalıydık. Kalyopi sık
gitmediğim için bir yandan sitem etmeli, bir yandan da krallara değer bir
biçimde donatmalıydı masayı. Dizilen masaların ayaklarına denizin
mavisinden bir şeyler bulaşmalıydı. Biraz içilip kafalar çakırkeyf olduktan
sonra, köpüklerine bakılıp “Ah ulan ahh!” dedirtecek hüzzam dalgalar olmalıydı
denizde. İzmir’den çocukluğumu, Bursa’dan delikanlılığımı, Niğde’den
gençliğimi, Hakkari’den, Sivas’tan, Ankara’dan, Amasya’dan orta yaşlılığımı
getirmeliydim o masaya. Sol yanımdaki iskemleye de, hiç bisikletimin
olmayışından ötürü duyduğum üzüntü oturmalıydı. Anlayacağın her halimle
karşılamalıydım onu.”
“Neden yapmadın?” diye sordu güvercin.
“Kalmak için mi geliyor, gitmek için mi bilmiyorum.
Epey zamandır yepyeni bir ağrı duymaya
başladım yüreğimde. Bitip tükenmeyen, tersine gittikçe artan, büyüyen, her
yerime dal budak salan bir ağrı. Telefondaki
sesiyle daha da çoğaldı, katlanılmaz oldu.
” dedi.
Sigarasını
tazeledi. Güvercin iki karış havalandı. Masanın üstünde birkaç
tur attı. Gelip yerine kondu. Bakışlarını
ondan ayırmadan, “Büyük savaşı göze
alabilmek için insanın, kendi kendisiyle küçük savaşlar yapmış olması
gerekiyor.” dedi.
Sözlerini
bitirir bitirmez bir ışık oldu onun gözlerinden içine süzüldü ve inanılmaz bir
hızla yüreğine doğru uçmaya başladı.
Güvercinin söylediği son cümleyi düşündü. Yüksek sesle
tekrarladı.
“Büyük savaşı
göze alabilmek için insanın, kendi kendisiyle küçük savaşlar yapmış olması
gerekiyor.”
Onunla konuşmak rahatlatmıştı. Kuş gibi hafiflemişti.
Sevdiğinin gelmesine bir saat vardı. Cebindeki bozuk paraları masaya bıraktı.
Elleri cebinde nihavent bir şarkıyla evin yolunu tuttu.
* * *
Not: Bu
öykü, Dinçer Sezgin’in anısına, onun Kaveko isimli kitabındaki “Düş Kıyısında
Beklemek”, “Asansör”, “Güvercin Fırtınası”, “Fesleğen Yaprağına Bırakılan
Sözcükler”, “Hoş Geldin” adlı öykülerinden birebir alıntı yapılarak
kurgulanmıştır. Kitaptan birebir alıntı yapılmış cümleler italik yazı ile yazılmıştır.