2013’de DİNÇER SEZGİN’in Kaleminden Yeni Bir Öykü




BEKLEYİŞ

Telefon çaldı. Gidip açtı.

 “Yarın geliyorum. 11:30 da oradayım.”

Titredi. Beklemiyordu “yarın” geleceğini onun.  Aslında hep umut vardı ama bu umut bir belirsizlik taşıyordu. Ayrıldıkları gün “Gelebilirim.” demişti. “Gelebilirim.”de  birazcık da “Gelmeyebilirim.” gizliydi. İçinde oluşan boşluklar, ikinci olasılığın sonucuydu. Nedense ikinci olasılık birinciye baskın çıkıyordu hep. Beyni iki olasılığa da aynı yaklaşmasını söylüyordu ama yüreği daima ikinci olasılığın etkisinde kalıyordu. Zihniyle yüreği arasındaki çelişki, düşündükçe bir savaşa dönüşüyordu. Beyni haklıydı ama yüreği daha etkiliydi. Bu nedenle bir umutsuzluk uç veriyordu içinde. Umutsuzluk karamsarlığa dönüşüyor ve onu bir daha hiç göremeyecekmiş korkusu yaratıyordu.

Telefonu kapadı. Bir süre elini telefonun almacı üzerinde unuttu. Sonra “Büyü yapmak gelseydi elimden, anında kendimi bir düş kuşuna dönüştürür, gider belleğine yuva kurardım” diye geçirdi içinden.
Sevdiği kadın, aylar sonra geldiğinde evi  pis ve dağınık görmemeliydi. Bir şeyler yapmalıyım diye düşündü. Yatak odasına gitti. Her şey darmadağındı. Acele acele yatağı düzeltti.  Kül tablasını döktü. Kitaplık raflarında açıkta duran kitapları yerlerine yerleştirdi. Raflar tozlanmıştı. Nemli bir bezle tozlarını aldı. Toz alma işi bitince kapının önüne gidip şöyle bir baktı odaya. Oda kendine gelmişti. Onu burada konuk edebilirdi.
Çalışma masasına oturup bir sigara yaktı. Birden mutfağı anımsadı. Üç gündür bulaşıkları yıkamamıştı. Sigarasını söndürüp mutfağa gitti. Orayı toparladı. Camları açıp havalandırdı. Yerleri paspasladı.  Çalışma masasına dönerken girişteki görünüm hoşuna gitmedi. Ayakkabılar, terlikler birbirine girmişti. Duvarlardaki resimler yamuk duruyordu. Yorgunluğuna aldırış etmeden hepsini yerine koydu. Tabloların eğikliklerini düzeltti.

Masasına otururken içi rahattı. Ev onu karşılamaya hazırdı. “Artık gelebilir.” dedi kendi kendine. “Gelebilir” der demez, onun gelmesine daha yirmi dört saat olduğunu anımsayıverdi.

Bir yandan onu düşünmeden, bekleme gerginliği yaşamadan zamanın akıp gitmesini istiyor, öte yandan onu düşünmesine engel olacak her şeyden kaçıyordu. Masanın üzerinde okunmayı bekleyen kitapları elden geçirdi. Onca kitabın içinden birini bile seçemedi. Pencerenin önüne gidip bahçeye baktı. Yabani otlar sarmıştı her yanı. Çıkıp otları yolsa, hiç değilse penceresinin önünü temizlese, ne güzel olurdu. Ama canı onu da istemiyordu.
Bir iniş çıkış, bir gel-git, bir çelişki içindeydi. Beklemeyi oldum bittim sevmezdi. Hele hele sevdiğini beklemeyi hiç sevmezdi. O katlanacağı bu zaman içinde hem yanında olmalıydı, birlikte beklemeliydiler hem de yine geleceği saate kadar, geleceği yerde olmalı, işlerini düzene koyup yarın gelmeliydi.
Gece olmuştu. Eski hüzzam bir akşamdı. Tek tekçilerin evlerine döndükleri sıraydı. Belki erken yemek yenen evlerde kadınlar, bulaşıkları yeni yıkamaya başlamışlardı. Belki bir ozan  o anda çok güzel yazılmış bir şiiri bitirmişti. Belki o an bir delikanlı, yaşamında ilk kez bir kızı öpüyordu ya da hiç bilmediğiniz bir bahçede kırmızı bir gül açmıştı. Kimi insanlar mutluydu, kimileri mutsuz.
Sabah, dışarıdan gelen korna seslerine uyandığında kanepede sızıp kaldığını fark etti. “Şimdi yine seninle beraberim ve seni seninle beklemeye devam edeceğim” diye mırıldandı.
Kahvaltı yapmadan kendini dışarı attı. Dünden beri “Yarın geliyorum. 11:30 da oradayım” deyişini düşünüp duruyordu. Telefondaki sesi gergin gibiydi. Önemli bir karar almış insanların sesindeki kararlılığa benzer bir tınıyla söylemişti söyleyeceklerini. Yoksa bu geliş, kesin gidişi söyleyecek bir geliş miydi? Neydi sesindeki gizem? Belki sesi normaldi de kendisiydi gergin olan.
 İzmir sisler içindeydi. Kordon’a kadar yürüdü. Pasaport kahvesine oturup bir kahve söyledi, bir sigara yaktı. Yağmur başladı. Yan masaya genç bir kızla, yaşlıca bir adam gelip oturdu. Oturmalarıyla kalkmaları bir oldu.  Adam “Haydi kalk ıslanalım.” dedi genç kıza. Önünden geçerlerken ekledi; “İnsan yüreğindeki yağmurla dinlenir, biliyor musun?”
Tam o anda bir güvercin çıkıp geldi, masasına kondu. Yorgun, bitkin, perişan bir hali vardı.
Adam, Bir yorgunluk kahvesi ister misin?” diye sordu güvercine.
“İsterim.” dedi.

 Kahveler gelinceye kadar konuşmadılar. Garson kahveleri bıraktıktan sonra adam anlatmaya başladı.
 “Bir gün Çardak Lokantasının ikinci katında ikimiz rakı içiyorduk.

Babamın öyküsünü anlattım ona. Nilüfer Ovasına doğru şöyle baktı. Sonra maviliklerinde yitip gidecekmişim duyumsamaları veren gözlerini bana çevirdi ve çok doğal bir şeymiş gibi elini elimin üzerine koydu. Sıcacıktı avuçları ve ilk kez “Seni seviyorum” dedi. Hiç mi hiç ummuyordum. İlkin, sözlerinden sanki hiç bir şey anlamamış gibi hiç etkilenmedim. Ama az sonra, insanın etine saplanan kurşunun acısının yavaş yavaş duyumsanması gibi bir acı başaldı yüreğimde. Tohum çatlamıştı. Ama ben o sevincin acısından ölebilirdim.
Aylardır ayrıyız. Bugün gelecek. Geleceği gün, deniz kıyısında bir masa kurmalıydım ona. Boğaz’ın o çok sevdiğim Rumeli yakasında. Kalyopi’nin meyhanesinde olmalıydık. Kalyopi sık gitmediğim için bir yandan sitem etmeli, bir yandan da krallara değer bir biçimde donatmalıydı masayı. Dizilen masaların ayaklarına denizin mavisinden bir şeyler bulaşmalıydı. Biraz içilip kafalar çakırkeyf olduktan sonra, köpüklerine bakılıp “Ah ulan ahh!” dedirtecek hüzzam dalgalar olmalıydı denizde. İzmir’den çocukluğumu, Bursa’dan delikanlılığımı, Niğde’den gençliğimi, Hakkari’den, Sivas’tan, Ankara’dan, Amasya’dan orta yaşlılığımı getirmeliydim o masaya. Sol yanımdaki iskemleye de, hiç bisikletimin olmayışından ötürü duyduğum üzüntü oturmalıydı. Anlayacağın her halimle karşılamalıydım onu.”
“Neden yapmadın?” diye sordu güvercin.
“Kalmak için mi geliyor, gitmek için mi bilmiyorum. Epey zamandır yepyeni bir ağrı duymaya başladım yüreğimde. Bitip tükenmeyen, tersine gittikçe artan, büyüyen, her yerime dal budak salan bir ağrı. Telefondaki sesiyle daha da çoğaldı, katlanılmaz oldu. dedi.
Sigarasını tazeledi.  Güvercin iki karış havalandı. Masanın üstünde birkaç tur attı. Gelip yerine kondu. Bakışlarını ondan ayırmadan, “Büyük savaşı göze alabilmek için insanın, kendi kendisiyle küçük savaşlar yapmış olması gerekiyor.” dedi.
Sözlerini bitirir bitirmez bir ışık oldu onun gözlerinden içine süzüldü ve inanılmaz bir hızla yüreğine doğru uçmaya başladı.
Güvercinin söylediği son cümleyi düşündü. Yüksek sesle tekrarladı. 
Büyük savaşı göze alabilmek için insanın, kendi kendisiyle küçük savaşlar yapmış olması gerekiyor.
Onunla konuşmak rahatlatmıştı. Kuş gibi hafiflemişti. Sevdiğinin gelmesine bir saat vardı. Cebindeki bozuk paraları masaya bıraktı. Elleri cebinde nihavent bir şarkıyla evin yolunu tuttu.  
* * *

Not: Bu öykü, Dinçer Sezgin’in anısına, onun Kaveko isimli kitabındaki “Düş Kıyısında Beklemek”, “Asansör”, “Güvercin Fırtınası”, “Fesleğen Yaprağına Bırakılan Sözcükler”, “Hoş Geldin” adlı öykülerinden birebir alıntı yapılarak kurgulanmıştır. Kitaptan birebir alıntı yapılmış cümleler italik yazı ile yazılmıştır.